1909 yilinin soguk bir kis günü Mesadet Hanim, Pasabahçe'deki birkaç komsusunu da yanina alip, Besiktas'taki Leshi tiyatrosuna Kel Hasan Efendiyi izlemeye gider. Bunu zaten her oyun degistiginde yapar. Hatta ayni oyuna defalarca gidip, tüm replikleri ezberler. Yalnizca Besiktas degildir mekani, Manukyan tiyatrosunda da sürekli ona ayrilmis bir locasi vardir ve Fransizca adaptasyonlari izledikçe içini çeke çeke döner evine :

-Ah, bir kez su sahneye çikmak için neler vermezdim, neredeyse Hiristiyan olacagim geliyor.

-Sus, sus, der çevresindekiler, günaha gireceksin.

Ama o gerçek bir tiyatro tutkunudur, artist olmayi da bir günah degil, sevap olarak görmektedir.

Iste Mesadet Hanim, böyle duygular içinde, kucaginda henüz bir yasindaki bebegiyle baslar izlemeye Kel Hasan'i. Bir süre sonra tam herkes kendini oyuna kaptirmisken, birden alevler sahneyi sarar, sonra da salonu. Herkes can havliyle disari firlar. Güç bela kurtarir canlarini hem oyuncular, hem seyirciler.

O bir yasindaki bebek, bugün Türk tiyatrosunun yasayan en yasli oyuncusu olan ve hala her gece sahnelerin tozunu yutan Necdet Mahfi Ayral...

"Gerçi" diyor Necdet Mahfi, "bu olayi hatirlamiyorum ama sanirim tiyatro atesi benim yüregime ve beynime gerçek alevler ve kivilcimlarla o gün düsmüs olmali..."

Necdet Mahfi 1908 dogumlu, dogum yeri Pasabahçe-Istanbul. Babasi Mehmet Mahfi Pasa, o henüz üç yasindayken, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmis bir ailenin çocugu. Askerligin yaninda Kuleli Askeri Lisesinde ve Harbiye'de edebiyat hocaligi da yapiyor. Servet-i Kalp adli seksen aruz vezinli siirden olusan bir de kitabi var.

Necdet Mahfi babasindan söz ederken kitabin Beyazit Kütüphanesinde ve Erzurum kitapliginda bulundugunu büyük bir övünçle vurguluyor.

Evet Mehmet Mahfi Bey ile Mesadet hanim evleniyorlar. Onlari evlendiren de gelinin agabeyi Ali Bey. Kendisi de binbasi olan Ali Bey, tanistigi bu genç subayi her yönden o kadar begeniyor ki damat olarak aileye aliyor. Yil 1895.

Mesadet Hanim çok eski bir Istanbullu bir ailenin kizi. Baba soyu 3. Ahmet'e kadar uzaniyor. Yani Necdet Mahfi, Sultan Ahmet'in 8. Kusaktan torunu oluyor. Mesadet Hanim'in anne kökleri ise yine asker olan Müsir Izzet Pasa'ya dayaniyor. Bugün Ayaspasa'daki Izzet Pasa Sokaginin adi da ailenin buradaki görkemli konagindan geliyor. Uzun yillar burada yasiyor aile. Mesadet Hanim on iki yasindayken, yaz aylarini Abdülmecit tarafindan dedesine armagan edilen Bogaz'daki arazilerinde geçirmeye basliyorlar. Halk arasinda bu çevreye Pasa Bahçesi deniliyor, günümüzde de Pasabahçe.

Iste Necdet Mahfi, kendi deyimiyle "Pasabahçesi" nde doguyor, büyüyor, bes kardesiyle birlikte. Ne yazik ki kardeslerinden Muhterem ve Kazim geçirdikleri atesli hastaliklar nedeniyle ölüyorlar , Iclal'cik ise elindeki kagit fenerin atesiyle tutusup yanarak hayatini kaybediyor. Geriye Nimet ablasiyla Necdet kaliyor.

Annesi üstüne titriyor, nereye giderse tasiyor oglunu da yaninda; çarsiya, pazara, konu komsuya ve en önemlisi tiyatroya...

Yaz aylarinda Beykoz Iskelesinin karsisina bir tiyatro grubu geliyor o yillarda: Salim Bey'in Kumpanyasi. Salim Bey'in karisi Ermeni asilli Madam Mari "kanto oynuyor", oglu Faik ise davul çaliyor. Türk filmi seyircilerinin daha sonra yakindan taniyacagi tombul, babacan Faik Coskun'dur bu çocuk.

 


Evet çayira sahne kuruluyor, seyirciler için siralar hazirlaniyor. Mesadet Hanim her gün yine locasinda, Madam Mari ile siki dost oluyor. O günlerde Necdet 7-8 yaslarinda. Ve binbir kanto ve piyesle geçen o güzel yazin sonunda babasi Necdet'i, oglunu sünnet ettirmeye karar veriyor:

-Söyle bakalim Necdet diyor, söyle sünnet eglencesi ne istersin?

-Tiyatro, tiyatro isterim...

Ve baba sesini çikarmadan gidiyor, ertesi gün bir gürültü patirti uyaniyor Necdet. Bir de ne görsün, evin arka bahçesinde Salim Bey Kumpanyasi hazirlik yapiyor...

"Anilarimin içinde unutulmaz ve ayri bir yeri vardir o günlerin" diyor Ayral, "hala kantolarin çogu kulagimda..."

Bu arada artik okul zamani gelmistir. Önceleri kis aylarinda oturduklari Sultan Ahmet'teki Mekteb-i Vatan'a gidiyor. Sonra ailenin yazli kisli Pasabahçe'de oturma karari vermesiyle Beykoz Mithat Efendi Okuluna kaydoluyor, iki yil sonra babasi daha iyi bir egitim almasi için onu Avusturya Lisesine yazdiriyor. Basliyor annesinin itirazlarina karsin tek basina vapura binip Kuledibi'ndeki okula gidip gelmeye. Babasi ise oglunun kendine güvenli ve güçlü olmasindan hosnut...

"Tek basiniza o küçücük yasta nasil gider gelirdiniz onca yolu?" sorusuna söyle cevap veriyor Necdet Bey:

-O günlerin Istanbul'u bugünden çok degisikti, herkes birbirini tanirdi, vapur benim evimin sokagindan, mahallemden daha farkli degildi ki. Ayni insanlar, bildik simalar. Ama annem yine de merak ederdi , dogrusu bu günübirlik yolculuklar benim de çok hosuma giderdi..."

Ama bu hos yolculuklar ne yazik ki çok sürmez, Birinci Dünya Savasi patlamistir, kisa zamanda da Istanbul'a kadar atesi düser. Ingilizlerin Istanbul'u bombalama olasiligina karsi kentin her yerinde tedbirler alinir, hatta lisenin çatisina bile taretler kurulur ve birinci ayin sonunda okul müdürü ögrencileri toplayip:

-Savas basladi, okul kapandi, herkes evine, der...

Necdet'in Avusturya Lisesi macerasi da böylece son bulur. Bir süre mahallesinde arkadaslariyla oynar, aylaklik eder ama faydasi da olur bu dönemin, mükemmel bir Rumca ögrenir. Çünkü o dönemde istanbul'da çok sayida Rum, Ermeni ve Musevi Türklerle birlikte uyum içinde yasamaktadirlar. Belki de Necdet Mahfi'nin içindeki insanlara karsi duydugu derin sevgi böyle bir ortamda yetismesindendir. Bu sevgisini su sözleriyle anlatiyor:

"Ben insanlari analarindan dogduklari gibi severim, hiç ayirim yapmam."

1919 yilinda Mehmet Mahfi Pasa, bu kez oglunu saglam bir egitim alabilmesi için askeri okula vermeye karar verir ama karisi binbir dereden su getirerek, iki gözü iki çesme aglayarak vazgeçirir onu bundan, biricik oglunun asker olmasini hiç mi hiç istemez Mesadet Hanim.
 

 

 
Ve tutarlar Galatasaray Sultanisi'nin yolunu. Bu defa yatilidir Necdet ama bunu dert etmez, hemen dostluk kurar yeni çevresiyle. Derhal izci olur, bir sonraki sene boru çalmayi da ögrenir. Galatasaray'da o yillarda teneffüsleri haber vermek için ögrencilerin tambur dedikleri iki tempolu trampet çalinmaktadir. Kutlama günlerinde bu isi ona verirler. Hatta bugün bile geleneksel "Pilav" günlerinde en yasli mezun olarak Ayral bu sembolik görevi yerine getirmektedir.

Bir de futbola merak sarar, iyi bir golcü olur. Çocuklugundaki yogun tiyatro ortamina karsin okulda bu yönde bir çalismasi olmamistir. Yalniz Bursa Isiklar Lisesine bir maç için gittiklerinde bir de gösteri yapmaya niyetlenir yöneticileri. Düsünür tasinirlar, sonunda kendi okullarinda defalarca oynanmis bir piyesi tekrarlamaya karar verirler ama oyuncularin bir kismi eksiktir. Dönem arkadaslarindan Suat Hayri ve Fatin yeni rol dagitimi yaparlar. Necdet Mahfi de talip olur bir role, bakarlar, "olmaz, sen beceremezsin" derler, o da ses çikarmaz ve okul yillari boyunca bir daha da heveslenmez bu ise.

"Acaba kirildiniz mi?" sorusuna söyle cevap veriyor Necdet Mahfi:

-Bilmem ama belki de... Mektep yillari boyunca bir daha heves etmedigime göre...

M. Salem, M. Loitte, Hasan Ali Bey, Rasit Bey, Ali Bey gibi hocalarin egitiminden geçer okul yillarinda. Ne yazik ki 10 Kasim 1923'de babasi vefat eder, hemen ardindan içine düstükleri geçim sikintisi nedeniyle mezuniyetine iki yil kala, okul parasi olan 80 altini ödeyemezler ve Necdet Mahfi Galatasaray'i birakir. 1925'e kadar Pasabahçe'de oturmaya devam ederler. O yil oturduklari ev de satilir ve Besiktas'a tasinirlar.

"Oturdugumuz ev 1968'e kadar durdu, sonra yikildi" diyor hüzünlü bir sesle o günleri anlatirken ve hemen ekliyor "Ama biliyor musunuz, Mahfi sokagi hala duruyor, babamin adinin verildigi sokak..."

Evet , aile kalanlariyla birlikte Besiktas'a tasiniyor yillar sonra. Sikintilar devam etmekte...

Eniste Ali Çetinkaya, belediyede personel müdürü olan arkadasi Samih Bey'e Necdet'e bir is bulmasi için rica ediyor.

Kisa bir süre sonra 30 lira aylikla Deutche-Orient Bank'a muhasebe servisine giriyor Ayral. Mesai arkadasi Eleni adinda genç becerikli ve güzel bir Rum kizi. Söyle bir dalip gidiyor Necdet Mahfi o günleri animsayinca, sonra 90 yasina ragmen pirildayan çapkin kivilcimli gözleriyle basliyor anlatmaya:

"Görür görmez bayildim Eleni'ye. Sabahlari yalniz kaliyorduk, diger arkadas okula gidiyordu. Kur yapmaya basladim. Ne yaptim yaptim, Eleni'nin aklina girdim ve basladik arkadaslik etmeye..."

Onlar arkadaslik ede dursunlar, anne Mesadet Hanim oglunun kazanciyla evi döndürmekte zorlanmaktadir, yine Samih Bey'e açar durumu. Ve bu kez Mario Serra adli bir Italyan'in Yildiz Sarayina açtigi kumarhaneye belediyenin mesul muhasibi olur, ayligi tam 100 liradir. Hemen kosar Eleni'sine:

-Haydi gel evlenelim, der.

 


Kizin ailesi endiselidir bu iliskiden, "olur" demezler bir türlü. Eleni de bir gece, iki torbaya esyalarini doldurdugu gibi kaçar Necdet'lere. Tam kirk gün sonra da evlenirler, 1927'de.

"Evet tam kirk gün ayni yatakta birbirimize dokunmadan yattik ve evlendik, çünkü ben ona söz vermistim" diyor Ayral .

Ve gözleri dolarak devam ediyor:

"Herkes üç gün sonra geri kaçar diyordu, tam 52 yil evli kaldik, tam 52 yil... Beni daha sonra sahnede gören arkadaslari, yahu biz hiç tanimamisiz bu adami, yanilmisiz, dediler."

Kumarhane 11.5 ay sonra hükümet tarafindan kapatiliyor ve yine issiz kaliyor, elinde tek kalan ögrendigi mükemmel Italyanca oluyor . Bir yila yakin issiz dolasiyor, ardindan Elektrik- Tünel- Tramvay sirketine giriyor. Sefi Ermeni asilli Mösyö Karayan'la çok iyi anlasiyor. Bir süre sonra askere gitmesi gerekince, ona kendi yerine karisinin geçici bir süre çalisip çalisamayacagini soruyor. Teklifi kabul ediliyor ve Eleni sirkete giriyor, o da 15 ay sürecek ve yasamini degistirecek askerlik serüvenine basliyor.

Orduda kendini sevdiren Necdet Mahfi üç ay içinde onbasi, ardindan da Firka Karargahi Komutaninin fahri çavusu oluyor. Okur yazarligi, yabanci dil bilgisi, ciddiyeti ve çaliskanligiyla Rüstü Pasa'nin gözbebegidir artik. Tüm kültürel etkinlikleri ona birakiyor.

Basliyor erat için bazi gösteriler düzenlemeye; çesitli eglenceler, tiyatrolar... Rasit Riza ve Yasar Nezihi gelip Çifte Keramet'i oynuyorlar karargahta .

Giderek en çok yapmak istedigi isin bu oldugunu anliyor, tiyatro... Askerliginin bitiminde Pasa onu yanina çagirip, soruyor:

-Oglum Necdet, senin askerligin bitince dönecegin bir isin var mi?

-Var efendim ama, siz bana yardimci olmak istiyorsaniz ben tiyatroya girmek istiyorum, diyor.

Pasa sasiyor:

-Oglum, diyor, bu sefali bir is degildir, tam tersine cefa yüklüdür, hem para pul da pek yoktur sahnede...

-Olsun efendim, ben bir kez gönül verdim, yardiminizi esirgemezseniz...

Bunun üzerine Rüstü Pasa da oturup o dönemin Belediye Baskani Muhittin Üstündag'a bir mektup yaziyor.

Baskan, mektubu okuduktan sonra Necdet'i Darülbedayi'ye gönderiyor. Heyecan içinde Tepebasi'na giden Necdet Mahfi'nin bu kez konusmasi gereken kisi Türk Tiyatrosunun kurucusu Muhsin Ertugrul Bey'dir. Muhsin Bey onu dinledikten idare isleri amirine yolluyor, islemlerin ardindan da "tamam" diyor.
 

 

 
Ayral:

-Ne zaman geleyim, diye soruyor.

Aldigi cevap:

"Yarin saat on üçte provada ol" oluyor.

Tarih 24 Eylül 1932...Ve Necdet Mahfi'nin tiyatro macerasi basliyor, 66 yildir dur durak bilmeden, büyük bir özveri ve sevgiyle süren tiyatro macerasi...

Bir hafta süren provalardan sonra Seniha Bedri Göknil'in Almanca'dan yaptigi adaptasyon oyun "7 Köyün Zeynebi" ndeki köylü figüran rolüyle ilk kez sahneye çikar Ayral. Oyun arkadaslari Hadi Hün, Samiye Hün, Nezihe Becerikli, Ferih Egemen, Müfit Kiper, Cahide Sonku ve Kani Kipçaktir.

O dönemde her hafta ayri bir oyun sahneye konulmaktadir. Ikinci oyunda biraz daha büyükçe bir rolü vardir. I. Galip Arcan'in yazip, basrolünü de oynadigi oyunda bu kez gazeteci rolündedir.

Iki yil boyunca tiyatroda pek çok oyunda oynar Necdet Mahfi. 1934 ilkbaharinda sezon kapaninca Çanakkale'de Fransizca ögretmenligi yapan ablasi Nimet Hanim'in yanina gider. Esi Eleni de küçük kizlari Jeyan'i alip gelir bir süre sonra.

-Çanakkale'deki o yazin en ilginç, en hos olayi Atatürk'ün gelisiydi diyor Necdet Bey.

-Birden bir laf dönmeye basladi "Atatürk gelecek, Atatürk gelecek, ama sehrin disinda arabadan inip, yürüyerek gelecek". Hemen nereden gelecegini ögrendim ve o gün kosarak, herkesten önce gittim, gerçekten arabalar geldi ve birinden Atatürk indi. Yerimden firladim, elini tutup öptüm, öperken de henüz toy bir aktör olmama ragmen "Darülbedayi'den Necdet Mahfi, efendim.." dedim. Bana söyle bir bakti ve "Hocalarina yetis" deyip ilerledi, o günü ve heyecanimi unutamam...

Bu unutamadigi günün ardindan Istanbul'dan bir telgraf gelir. Muhsin Ertugrul, "Aysel, Batakli Damin Kizi" filminde reji asistanligini yapmasi için onu acele çagirmaktadir. Sevinç içinde dönerler istanbul'a...

Gerçi bu sinemayla ilk karsilasmasi degildir, ama Ertugrul'un onu çagirmasi kendisinden hosnut kaldiginin somut bir isaretidir. Daha önce, Muhsin Ertugrul onun çaliskanligini ve ciddiyetini çok begendigi için iki filmde rol vermistir. Cici Berber filminde Patagonya sefiri ve ardindan da "Kötü Yol" adli bir baska filmde genç Rum köylüsü rollerini.

Bu filmlerle baslayan çalismalar 15 yil sürecek bir birlikteligin de baslangici olacaktir. Muhsin Ertugrul ona çesitli sinema tekniklerini gösterir, asistanligini verir. Ayral, Ertugrul'un yillar içinde en güvendigi ve begendigi oyunculardan biri olmustur.

Bu büyük tiyatro adami her yil Avrupa'ya gidip, operetler, oyunlar izler ve içlerinden uygun bulduklarini Türkçeye cevirtip Darülbedayi'de sahneletir o yillarda. Ve Çanakkale dönüsü çekimi Ayral'a birakip Paris'e gider, Strauss'un "Yarasa " operetini izler ve gezi arkadasi bale hocasi Celal Bulkat'a dönüp söyle der:

- Bu opereti derhal sahnelemeliyiz, biliyor musun basrolde kimi oynatacagim?

Celal Bey dönemin ünlü isimlerini sayar; Muammer Karaca, Refik Kemal Arduman, Hazim Körmükçü...

Ertugrul:

-Hayir , der. Hayir, ben Necdet'i oynatacagim...

Ve Ertugrul'la Bulkat geri dönerler.

 


Bursa'daki filmin çekiminden dönerlerken Ayral "Yarasa"nin oynanacagini arabali vapurda Bulkat'dan ögrenir ama kendisinin basrolü alacagini henüz bilmemektedir. Ta ki, Fransa gezisinin ardindan Rusya'daki bir davette olan Muhsin Ertugrul'dan, Ekrem ve Cemal Resit Rey kardeslere bir yeni bir telgraf gelene dek:

"Necdet sarkilari ezbere baslasin..."

Sevinç ve heyecandan uykulari kaçar Ayral'in. Ve provalara baslar.

Artik Tepebasi'ndaki sahneye degil Beyoglu'na gitmektedir çünkü operetlerin çok revaçta olmasi nedeniyle belediye yeni bir salona ihtiyaç duymus ve Fransiz tiyatrosunu kiralamistir, adi da "Ses Tiyatrosu"dur yeni salonun .

Ve oyunun baslama tarihi saptanir: 10 Ekim 1934...

Bakin o günü nasil anlatiyor sanatçi:

-Antre bekliyordum heyecan içinde. Çevremde dönemin en ünlü isimleri: Behzat, Hazim, Vasfi, Semiha, Feriha Tevfik ... düsünün bütün bu ünlü isimlerin yaninda basrol oyuncusu ben... Muhsin Ertugrul geldi yanima, sirtima vurdu "Haydi göreyim seni Necdet..." dedi gitti, o kadar. Sahneye çiktim, hiç bilmiyorum nasil oynadim, ne oldu. Oyun bitince de kimse bir sey demedi, tam 40 yil bir sey söylemediler, Ta ki, Vasfi Riza anilarinda beni ve rolümü övünceye dek, ancak 40 yil sonra ögrenebildim iyi oldugumu, ancak 40 yil sonra...

Yarasa'daki Doktor Falke rolünü baskalari izler:

Lüküs Hayat'ta Irfan, Kral Lear'da Soytari, Deli Dolu'da David, Fizikçiler de Newton, Küçük Sehir'de Karabet Gümüsyan, Bir Komiser Geldi'de Komiser, Ahududu'da Haydar Pasa, Cyrano de Bergerac'da Don Marzio, Tartuffe'de Cleant ve Pusu'da Aga Yilanoglu ve niceleri...

1946 yilinda çok farkli bir çalismaya katilir. Iki kez Taksim, bir kez de Ankara'da Türkiye'ye konuk olan bir Fransiz tiyatro toplulugunun sergiledigi Jean Sarment'in "Le plus beaux yeux du monde" oyununda basrole çikip, rolünü Fransizca olarak oynar. Oyundaki rol arkadasi Yvonne Schesser ile de çok yakin dost olurlar, tam 51 yil boyunca mektuplasir bu iki oyuncu.

Necdet Mahfi tiyatronun her yönüyle ilgili bir aktördür. Sahne müdür yardimciligi ve arkasindan uzun yillar Sahne yönetmenligi de yapar.

"Zaman zaman bilet sattigim, dekor islerinde çalistigim da olmustur" diyor zaten.

O isini coskuyla ama disiplini ve alçak gönüllülügü bir kenara birakmadan yapanlardan..."Rolün küçügü büyügü olmaz" diyenlerden. Kendisi için "Ben bir komedyenim" diyor ve hemen açikliyor " Ama Fransizlarin kullandigi anlamda, yani her rolü oynayabilen aktör..."

Bu uzun yillar boyunca sinema çalismalari da devam eder, 150 filmde irili ufakli rollerde oynar. Sihirli Boru, Paydos, Akasya Palas, Kadinin Fendi, Yaprak Dökümü, Bahçivan, Çali Kusu, Koca Yusuf, Eskiya, Mektup bunlardan birkaçi. Necdet Mahfi 1944'te Elia Kazan'in yönettigi "Amerika, Amerika" da ve Alain Robb Grillet'nin "L'immortel" filminde de oynar, son filmi Hamam'daki rol arkadasi ise, Vittoria Gasman'in oglu Antonio Gasman.

 

 

 
Sanat yasami boyunca ayni zamanda pek çok yabanci filme dublaj yapar. 1950-1975 yillari arasinda Italyan'larin ünlü Toto'sunu unutulmaz bir esprili uslup ve Musevi aksaniyla bizlere kazandirir.

Tiyatro, sinema, televizyon, seslendirme... Bu çaliskan aktör sahneye asla küsmedi, ama onu ve yedi arkadasini 1975 yilinda ani bir kararla emekliye ayirip, tiyatrodan ayiranlara küstü ve kizdi. Bu kizginlik ve kirginlik hala da sürüyor.

Diyor ki:

-O yil Muhsin Ertugrul, Saziye Moral, Vasfi Riza, Zihni Rona, Bedia Muvahhit, Celal Balkir, Mehdi Yesildeniz ve Ben Sehir Tiyatrolari tarafindan yas haddinden aniden emekliye sevk edildik. Yani kapinin önüne koyuverdiler bizi, oysa henüz çalisabiliyorduk, çalismak istiyorduk. Çok kirildik tabii...

Ve Türk tiyatrosunu borçlu oldugumuz aktör ve aktristler SSK 'ya baglanarak dislaniverirler, tazminatlari ödenmez, maaslari aylarca baglanmaz, haklarini arama çabalari da sonuç vermez... Maaslari baglandiginda ise karsilastiklari bir baska hayal kirikligi olur, Necdet Mahfi'nin bu gün bile eline ayda 37 milyon geçtigini ögrenince bunun nedenini anlamak zor olmuyor. Yani bir anlamda, bu degerli insanlar bir kenarda anilariyla ve yoklukla basbasa kalmaya mahkum edilmislerdir adeta.

Bu tatsiz olaylarin ardindan Necdet Mahfi bir süre Nejat Uygur, Ahmet Ugurlu ve Tuncay Özinel'le tiyatro çalismalarini sürdürür.

1989 yilinda onu çok mutlu eden bir olay olur. 1934'de sehir tiyatrosunda, Musahipzade Celal'in "Istanbul Efendisi" piyesinde oynadigi Ermeni terzi rolünü bu kez, 54 yil sonra sinemada canlandirir. Yillar önce Muhsin Ertugrul'un rolünü bu kez Ahmet Ugurlu canlandirir. Huzur oyununda rol arkadasi olan Kamuran Usluer ise Istanbul efendisi rolündedir.

"Bu isin aci ve tatli yanlari var" diyor Ayral. Bir yandan yillardir bagli oldugu tiyatrodan bir günde koparilmak istenmesi, diger yandan yarim yüzyildan daha fazla bir süre sonra ayni rolü tekrar oynamak, dogrusu bu her aktörün basina gelebilecek bir sey degil.

Bir baska sürpriz ise, yillar sonra, 1995'de Sehir Tiyatrolarinin, Darülbedayi'nin 1914'teki ilk piyesi olan Çürük Temel'i nostaljik bir amaçla tekrar sahnelemeye karar vermesi oluyor. Ve tiyatro, bu emekliye ayirdigi aktörlerden besini davet eder. Giderler ve 18 kez oynarlar oyunu. Bes yasindan beri babasindan aldigi feyz ile tiyatro sahnelerinde olan kizi Jeyan da bu oyunda babasiyla rol alir. Bu, baba kizin ayni sahneyi paylastiklari dördüncü oyundur. Daha önce Gecikenler, Ölüler Vergi Vermez ve Paris'li Kiz'da da bu mutlulugu yasamislardir.

Simdilerde konuk oyuncu olarak Ahmet Hamdi Tanpinar'in ayni adli romanindan sahneye uyarlanan "Huzur" adli oyunda rol aliyor Necdet Mahfi Ayral. Mayis ayinda perde kapaninca, sahneyi de artik birakacagini söylüyor.

Su günlerdeki en büyük sevinci ise 1 Mayis'ta Ankara'da alacagi ödül: Aziz Nesin Emek Ödülü... Gerçekten de ondan daha çok kim hak etmis olabilir ki emek ödülünü?

Necdet Mahfi sevgili esini kaybettiginden bu yana, kendisi gibi ünlü bir tiyatro, sinema sanatçisi olan ve Türkiye'nin en güzel kadin seslerinden birinin sahibi kizi Jeyan Mahfi ile birlikte yasiyor.

Söylesi bittiginde 65 yasindaki Jeyan Hanim binlerce dublaj çalismasina bir baskasini eklemek üzere aceleyle çikiyor evden. 90 yasindaki Necdet Mahfi de elinde sandviç paketi, bir küçük sise suyuyla tiyatronun yolunu tutuyor... Kim bilir kaçinci oyununa?...

Faruk Nafiz Çamlibel onun için söyle demis:

"Rengini, kokusunu ve lezzetini bütün seyircilere kadeh kadeh taksim eden isimsiz bir içkinin keyfi gibidir Necdet..."

Çetin Altan ise onun son oyununu izledikten sonra yazisina su basligi atmis:

"Necdet Mahfi, muhtesem insan..."

Evet o muhtesem bir insan... O yalniz Türk tiyatrosunun degil, tiyatronun yasayan aniti...

Solmaz Kamuran

 

Dunya Kazan Biz Turkler