BiR SEY Mi DÜSÜRDÜNÜZ?
Gülüsümüze ne oluyor? Katila katila gülen minik bebekler büyüdükçe, ayaklanip yürüyünce, konusmaya, çalismaya, sevismeye baslayinca kahkahalarin sayisi da azaliyor sanki ve yerini önce adeta saklanmaya çalisilan gülüslere birakiyor, sonra da bir gün tümden yok oluyor , küçük iki kas hareketiyle yapilan yalanci bir siritis kaliyor geride. Son gülüse ise ne deniyor biliyor musunuz, ölünün yüzündeki o siritan ifadeye? Risus Sardonicus, alayci gülüs...Ama kiminle,neyle? Belki de kendisiyle...
Kahkahadan alayci gülüse bir yolculuk...Yasamin bir son durak mi, yoksa bir yolculuk mu oldugunu kavrayamadan onu tüketmis olmanin isareti mi yoksa ?. Gülüsünü yitirmek sifirlayiveriyor herseyi.
***
Peki ne oluyor gülüslerimize? Onlari biz mi düsürüp kaybediyoruz, yoksa çaldiriyor muyuz? Eger kaybediyorsak, neden malimiza, mülkümüze, paramiza, pulumuza gösterdigimiz özeni göstermiyoruz gülüsümüze? Yok eger çaliniyorsa, yine ayni özensizlik, aldirmazlik...En paspal arabanin bile alarmi var, evlerin kapilarinda kilit üstüne kilitler...Ama ya gülüsler...Ne kadar da korumasizlar. Önce onu kaybediyoruz, bir de bakiyoruz sonunda, onsuz megerse her sey nasil da anlamsizlasivermis. Canimiz sikiliyor; tek basimiza da, iki kisi olsak da...O kalabalik masalardaki, eglence ve gösteri yerlerindeki arayislari saymayin. Onlar gerçeginin yerini asla tutamayacak olan kirmizi plastik güller gibidir. Gülüsünü yitiren onu kolay kolay tekrar bulamaz. Buldugu veya baskasindan çaldigi bir gülüs de ona uymaz.
***
En çabuk kadinlar yitiriyor gülüslerini. Bazen on bes, on altiyi bile bulmadan. Anadan babadan yenilen bir tokat, ya da çabuk eve, ben sana gösteririm gibilerden ortalik yerde isitilen bir azar; mahalle askinda ugranilan ilk gönül kirikligi; ögretmenin sert sesi utanmiyor musun, genç kiz olacaksin; kari gibi gülmemesi ögretilmis bir kocadan alinan ilk hayat bilgisi dersi...Ve gülüs bunlarin arasinda , bir yerde düsüp gidiyor dudaklardan, yüreklerden... Soguyor için; soguyor, soguyor, soguyor...Sonunda da buz gibi oluyor. Ne zaman gülmek istese sadece dudagin kenari hafifçe yukari kalkiyor, bazen de eski aliskanligiyla aralanan agzi bir el kapatiyor. Zoraki çabalarla çikartilan sesler ise gülüsden çok aci çigliklari animsatiyor. Bilinçsiz bir bir intikam duygusu kapliyor benligini. Ve basliyor , belki de önce çocuklarindan baslayarak, baskalarinin gülüslerini çalmaya...
***
Gülüsünü nasilsa yitirmemis bir kadini anlatiyordu bir kitap. Çekmedigi hiç bir aci kalmamis; yalnizligin depremini de yasamis, yoksullugun çaresizligini de. Ölüm kol gezmis dört bir yaninda, sevdiklerini birer birer almis ondan. Ama gülebiliyormus hala. Sormuslar:
-Bu nasil oluyor, diye.
Bilgece gülmüs ve onlari alip küçük balkonuna götürmüs. Boy boy saksilarda, piril piril yapraklari ve senlikli çiçekleriyle çesit çesit bitki... Yesili beyaz noktalarla süslenmis bir tanesini göstermis:
- Bu ölmüs bir daldi, onu topraga saplamistim, destek olsun bir baska bitkiye diye. Ve unuttum onu. Sonra bir gün, acilar içinde, yasamin ne anlamsiz oldugunu düsünürken gözüm takildi. Bir de baktim, o kuru dal parçasinin her yani minik beyaz tomurcuklarla donanmis. Bir kuru dalin basardigini ben de yapabilirim, dedim. Gülüs, çiçegidir insanoglunun. Ama sulanmak ister, günes ister, toprak ister...
***
Bir Çin atasözü de söyle diyor:
Bir gün mutlu olmak için içki için, bir hafta mutlu olmak için evlenin, bir ömür mutlu olmak için bitkilerle ugrasin
Belki de kendi küçük yasamlarimizin degerini anlayabilmek için ve gülüsümüzü yitirmemek için ilk yapmamiz gereken hemen gidip bir çiçek almaktir. Bakarsiniz tomurcuklanabilir... Günesli bir yere koyup, sulamayi unutmamak kosuluyla...
© COPYRIGHT 1997, TURKIYE NET (www.turkiye.net)