Bir 1 Mayis öyküsü
Hisarli Balikçi Ahmet için...
Yasini ilk bakista hemen göstermeyen yaslilardandi Balikçi Ahmet...Altmis besinde miydi, yoksa yetmis besinde mi?
Uyandiginda henüz gün agarmamisti ama, birazdan ortaligin isiyacagini yillarin verdigi aliskanlikla biliyordu. Gözünü açip ayaga kalkmasiyla, giyinmesi üç dakika bile sürmedi.
Önce yattigi sedirin yaninda duran tahta iskemleden kiçi ve dizleri iyice asinip torbalanmis, paçalari pürçüklenmis, yikanmaktan rengi kaçmis kadife pantolonu alip, çekti ayagina. Fermuari kim bilir kaç zaman önce bozulmustu? Yalnizca üst dügmeyi ilikledi. Üstündeki bej, keçelesmis kazagi zaten yatarken de pek çikarmazdi; onun da yakasini düzeltip, kollarini söyle bir çekistirdi.
Sonra kenarina ilisti yatagin; kalin, kocaman dügümlü parmaklariyla seyrek saçlarini karistirdi. Uzanip masadan aldigi paketten, tütününün neredeyse yarisi bosalmis, filtresiz ilk sigarasini çikarip yakti. Paketi arka cebine koydu, iki nefes arasinda kesik kesik öksürdü.
Karisi soluna dönmüs, eli sarkik yanaginin altinda, puflaya puflaya uyuyor karsi yatakta. Ahmetin yüzü gülümsemeyle acima arasinda azicik burusur gibi oldu, fakirim diye mirildandi. Çaresizlik çikmazinin gizli depremiyle, ne yapacaksin gibilerden basini salladi. Bir nefes daha çekti sigarasindan, yerinden yavasça kalkti.
Çiplak, nasirli ayaklariyla kaba betonun çopurlugunu hissetmeden yürüdü. Parasini bir türlü denkleyemediklerinden, kapisini yillardir yaptiramadiklari mutfaga girdi. Yerde duran, koca kapakli alüminyum tencereyi açip içine bakti; aksam kestigi tavsan tuzlu suda iyice salmisti kanini.
Karisinin kendince özenip, pazardan aldigi pembe çiçekli, plastik ekmeklikten, aksamdan kalma bir dilim ekmek aldi. Mis gibi firindan çikma degil ama, yine de bugday bugday kokuyor gibi geldi ona. Eliyle büyücek bir lokma kopardi ekmekten; diliyle evire çevire, dissiz agzinda damagiyla ezmeye çalisti, yutmadan önce de birkaç kez yutkunup sanki tadini çikardi. Gerine gerine bir güzel esnedi sonra.
Egilip küçük tüpü yakti, su dolu çaydanligi koydu üstüne, demligi de tepesine ve biraz da çay içine. Dilsiz Mustafanin son gelisinde getirdigi kokulu çaydan da ayrica bir tutam ekledi. O sirada, söyle bir an, Mustafanin sisli gölgesi geçer gibi oldu aklindan. Dilsiz Mustafa...Bir ayri efsaneydi Dilsiz Mustafa...
Mutfagin kösesindeki pasli, küçük teneke yem kutusunu alip sokak kapisina yöneldi, disari çikti. Sigarasindan son bir nefes daha çekti kuvvetle, izmariti biçkin bir tavirla az ilerdeki yagmur suyuyla dolu çukurcuga firlatti.
Köhne, küçümen ev Bogazin arkalarindaki tepelerin birinin etek düzlügündeydi, arkada çitle çevrili üç bes karisik kümesli bahçeden hemen birkaç metre sonra dik yamaç basliyordu. Balikçi Ahmet evin arkasina dolanip bahçeye geçti. Önce yeni palazlanmaya baslamis iki pilice yem verdi, piliçler biraz daha büyüyünce bir de horoz edinebilseydi... Hiç degilse bolca yumurta yerlerdi. Sonra tavsanlarin kafesine girdi, bir yigin yavru ziplayarak kaçisti. Kapkara birini yakalayip oksadi, kerata seni dedi. Disari çikip tel kapiyi örttü.
Bahçeden gerisin geri tekrar eve yürürken durup yukari bakti. Gökyüzü açik eflatun bir mavilikteydi, gün agariyordu. Tas ve dikenlerle kapli dik yamaç bir bozkir kelliginde öylece yükseliyordu ...Birkaç kus daireler çizerek uçusmakta aydinlanmaya yüz tutan gökte...
Balikçi Ahmet büyülü bir sesle çagrilmis gibi birden yem kutusunu kapinin dibine birakti ve biraz agir aksak da olsa tirmanmaya basladi yukari dogru. Tepe çok yüksek degil ama, tepe iste; Ahmet de eskisi gibi degil ama, Ahmet iste. Bir zamanlarin Beykoz Kunduradan Sendikaci Ahmet Ustasi...
***
-Ahmet arkadas, önce su benim ellerime bak, sonra da kendi ellerine...Buradaki on arkadasin da elleri nasirli eller, isçi elleri...Emekçi elleri...Güya toplumsal degisimden söz ediliyor ama, göreceksin bizlere sendika kurma hakkini bile tanimayacaklar.
-Orhan arkadas hakli, sinifsal haklarimizi vermezler bize...hem, hele diyelim sendika kurma hakkini verdiler, bizim fabrika devlet fabrikasi, Beykoz Kundura Fabrikasi...Devlet fabrikasinda sendika kurup gidebilir misin greve mesela?
-Ahmet arkadas, sen lafi evirip çevirmeyi birak da sunu söyle...Diyelim ki gizli bir sendika kurduk biz, sen var misin, yok musun?
-Ahmet arkadasi bilmem ama, ben varim.
-Ne dersiniz siz be? Olsa olsa partinin gizlisi olur, sendikanin gizlisi mi olurmus?
-Partisi, sendikasi...Var misiniz isçi sinifi için örgütümüzü kurmaya?
-Ben varim, eger siz de varsaniz...
-Henüz erken bence arkadaslar, önce yeni iktidarin ne yapacagina bir bakalim.
-Ben diyorum ki, hazir toplandik surada, önce isçi sinifi için örgütlenmeyi oya koyalim. Sen var misin Ahmet arkadas?
-Varim.
-Sen Hasan?
-Bence erken...
-Sen Recep?
-Varim ben de Orhan arkadas.
-Sen Mustafa?
-Önce ben varim elbet...Sorulur mu bu bana yahu? Ama bizim eski arkadaslara da bir danisalim, derim.
-Bu tür kararlari yaymamak gerek, zamanla yavas yavas onlara da açariz.
-O zaman oyluyoruz.
***
Elindeki tespihi sakirdatarak, kaykildigi koltukta sallanan, siyah pos biyikli, içkiden burnunun üzerindeki kilcal damarlari çatlamis, sis suratli adam, gözleri kisik, asagilayan bir bakisla karsisinda süklüm püklüm, elleri kelepçeli ayakta duran adama bakti.
Sorgu odasi çirkinligin dehsetinde, dehsetin çirkinligindeydi. Çarpik bacakli bir masa, altindan sivri bir yay ucunun firladigi çökük bir koltuk, iki uyduruk kahve sandalyesi, sinsi sinsi yanan bir soba...
Egri bügrü borularin ek yerlerinden tüten yagli kömür dumanlariyla, içilmis sigaralarin duvarlara sinmis kirli, yaygin izleri...
Siyah, musambamsi bir perdeyle sikica örtülü tek pencerenin yaninda tozlu dosyalarla dolu bir metal dolap... Tavandan sarkan uzunca kordonun ucundaki ampulün sarimsi isiklari ve çevresinde viziltilarla dönen bir sinek...
Tavandan sarkan uzunca kordonun ucundaki ampulün sarimsi isiklari ve çevresinde viziltilarla dönen bir sinek...
Tütün, nefes, biraz da rutubet kokan bu yari karanlik, küçük odada masanin basinda oturan adamdan baska, biri üniformali iki polis daha var. Bir de elleri kelepçeli Ahmet Usta...
-Bana bak, söyle kaç kisisiniz ulan?
-.......
-Söyletmesini biliriz biz pezevenk.
Masadan dogrulan adam ve Ahmet Ustanin suratina inen iki tokat...
-Söyle ulan kaç kisisiniz?
-.....
Saklayan iki tokat daha...
Derken adam yerinden kalkti, kapiya dogru yürüdü, durdu:
-Atin su iti içeri, dedi, alin ifadesini pezevengin, görsün Hanyayi Konyayi...Ulan size mi kaldi sendikacilik? Orospu çocuklari...
Kapiyi vurarak disari çikti.
Enseye patlayan bir samar:
-Söyle ulan, kaç kisiydiniz?
-....
-Söyle nerde Mustafa?
-......
-28 Nisanda kimler vardi o depoda?
-.......
-Nerde Mustafa?
-.......
-Söyle, konus pezevenk.
Sak suk, yumruk, tekme önce...Sonra falaka....
Attilar islak tasan üstüne Ahmet Ustayi, kapandi demir bir kapi, sonra baska kapilar....
***
Firar Ahmet yeni yetme bir delikanli, sirim gibi...Uzun mu uzun, siska mi siska...Ayaginda çizgili bir don, soluk mu soluk...Yalinayak, basi kabak, kos baba kos ormanlarda, nefes nefese...Jandarma sanki hep arkada, Ahmet firarda, Ahmeti koyamazlar mapusa.
Orman onun ormani; her dalini , her yapragini bilir, karanlik basinca yigit yüregine çocuk korkulari düsse de...
Koca Karadeniz yani basinda; dalganin gürlemesi, agaçlarin fisiltisi, bir de tabanindaki sizi...Kafasinda yankilanan hep ayni ses:
Kos Ahmet kos...
Kos Ahmet kos, sakasi yok, jandarma belki hemen arkanda...
Ölsem de durmam...
***
Balikçi Ahmet sabahin alaca karanliginda, nefeslene nefeslene tirmanmaya çalisiyordu tepeye. Bir ara ayagi kayar gibi oldu, çaprazindaki kayaya tutunmak istedi. Yosunlu kayanin tutmaya kalktigi ucu dagiliverdi avucunda, önce büyük sonra küçük parçalara. Yüzükoyun kapaklandi yamaca, küfrederek dizlerini ovustura ovustura dogruldu düstügü yerden. Basini kaldirip, tepenin ardindan bir müjde gibi yayilmakta olan isiga bakti.
Yeni bir gün daha geliyordu...
Daha önce gördügü binlerce gün kaybolup gitmisti yasadigi yillarin içinde...
***
-Bu sabah söyle bir ugrayayim demistim fabrikaya, sana verdikleri mektubun bir esini de vardiya kapisinin dibinde elime tut ettiler. Meger, daha bes ay önce, biz tutuklandigimizda son vermisler isimize, oysa mahkum bile olmadik biz...Sadece bes ay tutuklu kaldik. Sendika kurup da eyleme geçilmediginden, bizim o toplanti suç sayilmadi ki...
-Bes ay tutuklu kalmak yeter de artar bile oglum Ahmet. Ise gidemedik ya o süre, isten ayrilmis saydilar hepimizi. Canimizi kurtardigimiza sükret sen arkadasim. Neredeyse bir ömür tantuna gidecektik...
-Sözde çok partiye geçildi, bir sendika kurma hakkimiz bile yok. Içine siçayim böyle demokrasinin.
-Yahu birak artik su sendika isini Ahmet arkadas. Zaten adimiz çikmis komüniste...Bize bundan sonra kim, ne is verir? Konu komsu bile basini çevirir oldu görünce, ikide birde polis kapida...Yok evi degistirdin mi, degistirmedin mi? Degistirirsen haber ver karakola...
Yani aklina bir sey gelmesin, kendim için degil ama, evde çoluk çocuk var. Sendika kurmaya kalktik da iyi bok yedik, bir daha ne sendika kurarim, ne de mendika...
***
Gizli sendika kurmaya kalkistiklari için birlikte tutuklandiklari arkadaslari da issiz kalmislardi.
Bes ay tutuklu kaldiklari süre fabrikanin yanindaki tek göz odanin üç aylik kirasini Ahmet Ustanin kayinçosu tornaci Rüstem ödemisti. Ama ancak üç ayligini...Simdi artik iki aylik borçla birakmak gerekiyordu evi. Ev sahibi iyice sertlesmisti, polise gitmekten filan söz ediyordu. Zaten son bir umutla ugramisti fabrikaya da. Hani, ola ki, yine baslatirlar ise diye...
Sonunda bir tahta bavul, birkaç tencere tabak ve iki yorganla dogru kayinçonun evine...
Tornaci Rüstem de iki yakasini zor güç bir araya getiriyordu; dört çocugu vardi, bir de karisi...
Rüstemin aklina durumu insaatçi Davut Beye açmak geldi. Davut Bey de az çekmemisti gençliginde karakollardan, mahkemelerden...Kaç kez evi basilmis, kaç kez kitaplari toplanip götürülmüstü, belki Ahmet Ustanin halinden anlardi.
Davut Bey olani biteni ögrenince, çoktandir Küçüksuda karaya çekilip, neredeyse çürümeye terk edilmis eski balikçi sandalini hatirladi ve hemen verdi onu Ahmete:
-Al iste sana koca bir tekne. Motoru çalismiyor, tahtalari da biraz açilmis ama, sen becerikli bir adama benziyorsun, üstesinden gelirsin.
Ahmet Usta:
-Pesin bir sey ödeyemem, demisti.
-Birak simdi ödemeyi mödemeyi...Biz de geçtik vaktiyle, senin geçtigin yollardan. Yani diyecegim, halden anlariz. Hele sen bir seyler kazanmaya basla, o zaman düsünürüz.
Simdi hiç beklemeden indir tekneyi, çek Göksuya. Emin yerdir, dalga almaz, insani da iyi insandir...
O aksam Ahmetle karisi mutlu yatmislardi kayinçonun evinde...
Sonra balikçilik... Yapmadigi, bilmedigi is degildi ki zaten, fabrikadan önce de hasir nesir olmuslugu vardi denizlerle... Ne de olsa bir Karadeniz çocuguydu o...
Ve birbirini kovalayan günler, yillar... Davut Beyin iyi kötü onarip, üstünü brandalarla kapattiklari o eski teknesinde kaç kis geçirmislerdi yirtik yorganlara, havi dökülmüs battaniyelere sarinarak...
Binlerce gün görmüstü Ahmet, binlerce gün...
Ve bir tanesi daha yükseliyordu tepenin ardindan.
***
Ayak sesleri uzaklasinca yigildigi yerden dogrulmaya çalisti Beykoz kunduradan Sendikaci Ahmet Usta. Sirtini kapiya yasladi, gözleri sikica kapali, soluklandi. Sanki vücudunda ayaklarindan baska bir yer yok. Bir tek onlari hissediyor. Tüm damarlari oradaymisçasina zonk zonk atiyor alev alev yanan, koca birer yastik gibi sismis tabanlari.
Üst katta bir yerlerde sürekli çalisan makinenin sesi, bodrumlardan yükselip binanin çiplak tas koridorlarinda, sivasi dökülmüs duvarlarinda yankilanan çigliklari, iniltileri bastiramiyor.
Bu seslerin sahiplerini görmedi ama kim olduklarini tahmin edebiliyor. Her genel tevkifat da Sansaryan Haninin müsterileri de degismiyor, ev sahipleri de...
Arada sesler kisa bir süre kesiliyor. Yay gibi gerilmis sinirlere, acidan paçavralasmis bedenlere sonsuz gibi gelen kusku ve endise dolu birkaç saniye...
Simdilik, simdilik bitti diye mirildandi Ahmet Usta. Miriltisina bir inleme karsilik verdi. Irkildi, gözlerini açti, karanliga alistirmaya çalisti. Inlemenin geldigi yerde, duvarin dibinde sirtüstü bir adam. Sik sik nefes alip veriyor. Sürünerek yaklasti. Ortalik les gibi kokuyor, midesi sanki agzinda, ha kustu ha kusacak.
Adamin gögsü, boynu , yüzü kan içinde. Pihtilasmakta olan kanin çürük kokusu soludugu pis havaya karisiyor. Elinin tersiyle adamin agzinin kenarinda birikenleri silmek istedi. Dokununca bulasti kan parmaklarina kizil kizil. Tepeden sizan varla yok arasi solgun isigin altinda bir çift mavi göz açildi, ince sari kirpikler titresti. Iki eliyle dehset içinde sarildi bu kanli basa.
Ulurcasina haykirarak bagirdi:
- Sen, sen... Mustafa... Ne yapti bu alçaklar sana?
Mustafa aci içinde bakti, zorlukla agzini açmaya çalisti. Dudaklari önce aralandi, sonra açildi, açildi, açildi. Agzi sanki kopkoyu karanlik bir magaraydi. Mustafanin kan dolu agzinda dili eksikti. Inledi, inledi, inledi...
Ulan ölsem de konusmam, keser atarim bu meredi.
***
Firar Ahmet öyle çok kostu ki, gece de öyle bir basti ki... Karanligiyla, soguguyla, rüzgariyla... Uyku büyülü bir serap oldu her agacin dibinde. Ama ya jandarma arkadaysa? Firar Ahmet daha çok kostu. Daglar tepeler ayaginin altinda eridi. Eridi, eridi kum oldu. Kumlugun ortasinda bir dam vardi, bir de yarim ay simsiyah denizin alninda.
Karanlikta Firar Ahmet camsiz pencerelerden birinden içeri bir kara yilan gibi kayiverdi, serildi yere. Dalgalarin sesi simdi en güzel ninniydi.
Daha yumusagi olmaz, kus tüyünden ala...
Kolu bir yana, bacagi bir yana açik uyudu kaldi. Jandarma artik çok uzaklardaydi...
***
Sabah hizla geliyordu. Sert , anlik bir rüzgar esti, her sey konusur gibi oldu. Dikenli çalilar, üstü tomurcuklarla dolu kir çiçekleri, damla damla incilenmis yapraklariyla yabani otlar ve gökyüzünde sürüklenen gölge bulutlar.
Balikçi Ahmet tutundugu kayadan dönüp geri bakti. Ilk vapur yarim yol yaklasiyor iskeleye.
Ahh o eski vapurlar... Ne güzeldi o vapurlar, o kadinlar. Lüks kamarada, güvertede ayak ayak üstüne atmis, iskarpinleri atkili, minik sapkali, dalga dalga saçli kadinlar. Yeni Cumhuriyetin yeni kadinlari...
Ilk bayramlar... Yasasin Cumhuriyet, yasasin demokrasi... Erkek, kadin, çoluk, çocuk bir arada, coskulu marslar, bayraklar... Kipir kipir herkesin yüregi. Yepyeni bir dünya...
Ahmete göre zaten her sey bambaska. Istanbul, Galata, Pera... Terzi Elefteridisle Beyoglunda ilk bulusma. Ne acemilikti ama?...
Iyi de, Firar Ahmet nereden bilsindi tüm bunlari, kaç ay olmustu daha Haydarpasada trenden ineli, babasinin süt kardesinin evine yerleseli? Önceleri burnunda tütmüstü köyünün ormanlari, daglari. Düslerinde korkulari...
Kos Ahmet kos...
Sonra ögrenmisti burada yasamayi... Ögretmislerdi yandan çarkli vapurlari, tramvayi, Adayi, Modayi hatta rakiyi... Ilk meyhane, ilk sarhosluk...
Bu böyle olmaz demisti memleketli. Terzinin yaninda ilk isbasi. Sonra baska baska isler...
Ya bunca alin terinin karsiligi?
Yukardan bakinca daha bir küçük, daha bir derme çatma görünen evini bir yabanci gibi seyrediyordu Ahmet. Kayinpeder ölünce kalan üç bes tarla olmasa bunu bile yapamazlardi, nerde?...
Tirmanmaya devam etti. Ortalik uyandi uyanacak...
***
Beykoz Kunduradan Sendikaci Ahmet Usta hiç anlamadan daliverdigi kisa uykusundan mazgalin kenarina konmus kuslarin civiltilariyla uyandiginda, yaslanip kaldigi titreyen bacaklarin sahibi Mustafa duyulur ya da duyulmaz bir sesle hala inliyordu. Kizil kanlar morumsu kabuklara dönüsmüstü bembeyaz yüzünde.
- Ölmedin, ölmedin, konusmadin da... Mustafa, Mustafa. Bundan sonra senin dilin benim.
Iki küçük parlak isik, uçurtma kuyrugu misali uçustu mavi gözlerinde Mustafanin, bir de ince dudaklari güler gibi oldu.
***
Balikçi Ahmet tam tepedeydi. Dönüp yine bakti denize. Kandilli önlerinde beyaz tüylü çapariler atilmaya hazir.
Haydi rast gele diye seslendi, onlar duymasa da...
Denizle yasamak, nafakayi tuzlu sudan çikarip almak... Zor lafi yeter mi?
Karadenizden bir rüzgar esti, merhaba gibi.
Dostum benim, belali dostum benim... Ne sen benim yakami biraktin, ne ben senin. Paylasma... Hem de her seyi, sirlari bile...
***
O buz gibi Subat gecesi... Anadolufenerinin açiklari, lambalar denize sarkitilmis, lüfer bol...
- Reis ilerde bir sürü var.
- Ne sürüsü be oglum, ne diyorsun?
- Büyük baliklar reis, ilerde, sirt sirta bak.
Balik sürüsü degil, insan sürüsüydü bu. Bogulmus insan sürüsü. Askerler... Kaputlari, palaskalari, migferleriyle, ters dönmüs sis bedenleriyle karanlik sularda öylece sürüklenen genç, sarisin askerler sürüsü. Ve marklar, marklar, marklar...
Hiç bir ise yaramadigi kisa zamanda anlasilan marklar... Lüfer yerine o gece tekneye dolan marklar... Iflas etmis kanli bir ortakligin sermayesi paralar, karin doyurmayan, açliga ve ölüme çare olmayan kagitlar...
Ve karisinin elindeki, üniformali delikanliyla saçlari saman sarisi kizin sarmas dolas gülen fotografina baktiktan sonra, hüzün dolu soran sesi:
- Peki bu gemiler kimse görmeden nasil geçti Karadenize?
Sirlar, sirlar, sirlar...
***
Firar Ahmet devrildi sagdan sola, soldan saga yattigi yerde. En rahat dösekti bu simdiye dek yattigi. Gözlerini açti, kapadi, yine açti. Avuçlarini daldirdi iki yanindaki yumusakliga, bir seyler doluverdi avuçlarina. Sikti, yukari kaldirip parmaklarini araladi. Tüyler, yumusacik kus tüyleri uçustu etrafa. Firar Ahmet gerçek bir kustüyü yataktaydi ama, tüyler hala kuslarin kanadindaydi. Firar Ahmet yurduna dönemeyin binlerce göçmen kusun ölüm yatagindaydi.
***
Adamakilli yüklenmis bir silep akintiya karsi zorlana zorlana Karadenize dogru ilerliyordu. Balikçi Ahmet yüzünü tekrar tepeye döndü, sag kolunu ileri uzatti, görmeden daldirdi içeri elini. Parmaklari küçük çukurda dolasti ve buldu aradigini, hemen koynuna soktu. Hizla inmeye basladi asagi. Iki kus tepesinde çiglik çigliga. Indi, indi, indi... Açik kapidan içeri girdi.
Çaydanliktaki su kaynamis, düdük gibi ötüyor, çayi demledi. Arkasinda bir çift terligin yorgun sürüklenmesi.
Döndü günaydin dedi. Elini koynuna atti, üzeri benekli üç minik yumurtayi karisina uzatti:
- Al sana bayram hediyesi, seversin. Bugün 1 Mayis, dedi.
© COPYRIGHT 1997, TURKIYE NET (www.turkiye.net)