CUMHURİYET BAYRAMIMIZ

 

         

29 Ekim 2000 

Bugün cumhuriyetimizin kurulusunun 77 nci yilini kutluyoruz. Her yerde çesitli torenler düzenleniyor, herkes kendi düsüncesine gore kivanç duyuyor, ovünüyor, bir digerini kutluyor.

Cumhuriyet insanin yaradilisindan bugüne kadar gelistirdigi en insanca bir yonetim seklidir. Sozde kimse ezilmiyor, haksizliklar insan olmanin gerektirdigi utanilacak yasam biçimi (kolelik, kulluk gibi) artik tarihe kavusmus gibi gorünüyor.

Ben bir Türküm. Bildigim kadariyla soyumda sopumda bir baska irkin karisikligi soz konusu degil. Elli yasimi geçmis bulunuyorum. Az çok bir tahsilim var.

Dünyanin bir çok ülkesini gezdim. En gelismislerinden en geri kalmislarina kadar otuzdan fazla ülkenin insanlariyla hem is hem de as ortamlarinda bulundum. Diger insanlarin kültürlerini, yasam felsefelerini ve sekillerini , düsünce yapilarini, aliskanliklarini, geleneklerini anlamaya çalistim. Bu insanlar arasinda olmüs babasinin cenazesinin kaldirilmasindan iki hafta sonra annesine bir baska koca bulma çabasina girisenler oldugu gibi yabanci bir erkek sesi duyunca nikahinin bozulacagi düsüncesinde olanlar da vardi. Bu çesitlilikteki topluluklarda Türkiye’de rastladigim oranda yalanciya, iki yüzlüye rastlamadim. Bu yabancilarin ülkelerinin yonetim sekilleri içinde mutlakiyet, mesrutiyet ve cumhuriyet diye siniflandirdigimiz bütün yonetim çesitleri vardi. Birkaç tanesi de cumhuriyet adi altinda koyu bir diktatorlükle yonetiliyordu. Fakat bütün bu insanlar ne olduklarini ve uygarligin neresinde bulunduklarini biliyorlar, durumlarini bazilari ovünçle, bazilari da utançla kabul ediyorlardi.

Yalniz kaldigimda ben bizim insanimizin nerede ve nasil oldugunu düsünerek bir sonunda çeliskiye  düsüyordum: Ülkemizde yonetim seklimiz cumhuriyetti. Ülkemizde demokrasi vardi. Yasalar uygulaniyordu, ya da ben boyle biliyordum. Ülkemizdeki cumhuriyete ve demokrasiye güveniyordum, yillardan sonra yurda dondüm Yedi yildan beri yeniden Türkiye’deyim, son yedi yila kadar bütün dünyanin hiçbir ülkesinde gormedigim kadar yalan-dolan, tembellik, iki yüzlülük gordüm.

Cumhuriyetin ilk yillarindan kaynagini alan ders programlarina gore düzenlenmis tarih derslerinde okudugum Türk insani gitmis, yerine ne oldugunu bilmeyen, nereye gittiginden habersiz, gelecegini büyük bir tehlikeye atan davranislar içinde, üretmeden tüketmeyi marifet sayan, kose donmeyi hüner kabul eden, dürüst bir davranisi (normal disi, olaganüstü bir tutum gibi) alkislayarak kutlamak isteyenlerin gorüldügü bir tuhaf, hastalikli, sizoid bir insan tipi gelmis, ülkenin hemen her tarafina orümcek gibi agini ormüs, bütün cumhuriyet ve cumhuriyetimizin gerektirdigi demokratiklesme yolundaki düzeni yikmis, bozmus, degistirmis.

Ara sira kendi kendime soruyorum: Biz bu duruma düsmeyi hak ettik mi? Yanitim kocaman bir “hayir”.

Baska sorular da soruyorum: Türk insani olarak cumhuriyet ve cumhuriyetin dogal sonucu olmasi gereken demokrasi bize niçin uygun degil? Yanit bulamiyorum.

Atatürk’ten sonra gelen yoneticiler o zamana kadar herseyin kendiliginden olusacagini, insan egitiminin gerekmedigini mi düsündüler?

Bilerek mi tembellestiler ya da tembellestirdiler?

Ne oldu? Nasil bu duruma geldik?

Bir insan dürüst davrandigi zaman niçin alkislanmayi hak eder? Dürüst davranis dogal degil mi?

Ürettiginden fazlasini tüketen ya da tüketmek isteyen insanin istegi bir digerinin hakkini almak degil midir? Ya da torununun ekmegini yemek degil midir?

Yasalari hak ve onun çogulu olan hukuga gore yapmayi beceremeyecek kadar mi geri zekaliyiz? Yasalarimizi yapan insanlarimizin yasalarimizin çogunun artik çagdas olmadigini soyleyerek degistirmek için çalisacaklarina biri birlerini kotüleyen, elestiren konusmalarina, anlamsiz toplantilarina, ugrasilarina niçin hiç kimse karsi çikmaz?

Yasalari uygulamazsak onlari niçin yaptigimizi çocuklarimiza nasil anlatabiliriz?

Bir dakika sonra olusabilecek küçük çikarimiz için bütün bir omrümüzü tehlikeye atmanin mantiksizligini anlayamayacak kadar mi dar düsünceliyiz?

Ben cumhuriyetin en iyi yonetim biçimi ve demokrasinin en büyük insanlik erdemi yürekten inaniyorum fakat bizdeki yonetimin ikisine de uydugunu kabul edemiyorum.

Gençlere onem verildiginin hemen her ortamda nakarat seklinde yazildigi ve soylendigi bir yerde gençlerin yarisinin issiz (gerçek ya da gizli issiz) olmasini kabul edemiyorum.

Egitimin çok onemli oldugunu soyleyerek ornek davranislarda bulunmayan egitmenlerin verdigi egitimin inandirici ve basarili olacagina inanmiyorum.

Sigara içmenin sagliga zararli oldugunu soyleyerek sigara içen bir hekimin hekimligini kabul edemiyorum.

Kirmizi isikta geçmenin yasalara aykiri oldugunu bilen ve gereginde bu konuda soylevde ve yaptirimda bulunan kamu gorevlisinin kendi çikari soz konusu oldugunda hiçbir renge dikkat etmemesini sizofrenik olarak kabul ediyorum.

Bir baskasinin ekmeginden olmamasi için üçüncü kisilerin gelecekteki hakkina ipotek koyucu düsüncede olan müfettisin düzeni korumadaki basarisini tehlikeli gorüyorum.

“Devletin mali deniz, yemeyen domuz” sozünün en geçerli atasozleri arasinda olan bir toplumda ve bu sozü makam odasinin duvarina yazdiran belediye baskaninin bulundugu yerde yasamayi içime sindiremiyorum.

İnanisi geregi kadinlarin din adamligi yapmasi mümkün olmayan bir toplumda kizlarin din meslek okullarinda ogrenim gormesini anlayamiyorum.

Ana, baba, ogul, ne sekilde adlandirilirsa adlandirilsin, yasalarda “kapatilan partinin devami oldugu açikça belli olan parti kurulamaz” seklinde yazili maddeler varken ülkenin en geri zekali insaninin bile bildigi “de facto” duruma ses çikarmayan toplumun bir insani olamayacagimi düsünüyorum.

Siradan vatandasi için belirli bir yasin üzerinde bazi yasal islemlerden once “aklinin basinda olup olmadiginin tesbiti” amaciyla hekim raporu gerektiren kurallar getiren fakat kendilerinin bu yaslarin çok üstünde oldugunu düsünemeyen yoneticilerimizin hakli olduklarini sanmiyorum. Hatta insanliga aykiri buluyorum.

“Dün dündür, bugün bugündür” diyecek kadar degisken, ilkesiz, laf salatasini hitabet ustaligi olarak algilayan insanlarin Avrupa birligine girebilecegini aklima bile getiremiyorum.

Kendilerine demokrat süsü vererek partisinde kendini elestiren sesleri hazimsizlik gürültüleriyle yorumlayan liderlerle ülkemizin ozledigimiz ve istedigimiz demokratik düzene erisebilecegini rüya olarak isimlendiriyorum.

Devlet memuru olarak vatandasina, vatandas olarak devlet düzenine güvenmeyen bir toplumun nasil çagdasliga ulasacagini anlayamiyorum.

Çabuk çalismayan adaletin “tecelli eden adalet” olmayacagini bilmeyecek kadar vurdumduymazligin sonunda felaketlere neden olacagini anlayamayan hukuk adamlarinin varligini kabul edemiyorum.

Birinci siradaki gorevlerinin bilimsel çalisma, egitim ve ogretim olan üniversitelerin toplumdan soyutlanarak bilim yapabileceklerine ihtimal veremiyorum.

İnsanlara din, dil, cins, irk, ulus, düsünce ayrimi yapmadan hizmet edecegine yemin edenlerin yaptiklari hizmet karsiliginda degisik tarife uygulamalarindaki adalet çarpikligini her firsatta soylemekten geri duramiyorum.

Kisisel çikarlari ve kazanacaklarini düsledikleri kisisel ya da toplumun bir kesimine saglanacak bazi avantajlar için tüm istatistik degerleri alt üst eden yoneticilerin düsüncesizligine ses çikarmayan toplumun ferdi olmaktan utaniyorum.

Yüce deger kavramlariyla alay edercesine konusan, dürüst davranislari enayilikle esdeger kabul eden, kuyruga girmeyi, sirasini beklemeyi bilerek ogrenmek istemeyen ya da bekleyemeyen insanin çagdas olamayacagina inaniyorum.

Kendisinin dogal sonucu olmasi gereken demokrasiyi tam olarak gerçeklestirmeyi basaramadigimiz için cumhuriyet bayramimizi bayram olarak içtenlikle kutlayamayacagimi düsünüyorum.

Fakat yine de ikiyüzlülügüm geregi hepimizin cumhuriyet bayramini bir gün gerçekten layik olacagimiz umuduyla kutluyorum.

Dr.Ali Haydar Yedek

 

 

Konuk Yazarlar