En Cok Dusundugum Yazı |
|
|
Yazi, kelam gibi degildir. En basit konustugun kelimeyi bile yazsan, agzindan ciktigi kadar cabuk yazamazsin. Kalicidir, baglayicidir yazi. Hergun, basit bir alisveris yaparken imzaladiginiz kredi karti slipinizi imzalamadan once bile, soyle bir gerilir, elinizi hazirlar ve imzanizi oyle atarsiniz. Okuldaki kompozisyon, sevdiginize yazdiginiz iki satir bir sey, basit bir e-mail, SMS mesaj, haftalik alisveris listeniz vs tum bunlarda soz konusu yazidir ve dusunmek sarttir. Eski dost Mehmet Binay, 96 senesinde Kivanc Onder’le, beni Turkiye Net ailesine davet edip, duzenli olarak yazilar yazmaya baslayinca; daha sonra da buyuk kalem, buyuk usta Cetin Altan’la bir aksam yemeginde tanisip, gercekten bir omru yaziya atamanin ve gercek anlamda bir yazi adami olmaninin ne demek oldugunu anlayinca, yedi yasinda basit cizgi cocugu Cin Ali sayesinde ogrendigim yazinin, aslinda ne kadar zor bir zanaat oldugunun farkina vardim ve en ufak bir kagida adimi soyadimi bile yazmadan, dakikalarca dusunur oldum. Ama, en cok bu yaziyi dusundum. Seneye universite de bitiyor, koca adam oldun, hayat basliyor, onca sene okudun, gezdin, gordun, yasadin, en cok ne kafani kurcaladi, ne dusundun deseniz, tek cevabim hazir: “Bu yaziyi dusundum” Bir zihniyeti, icinde yasadigim, parcasi oldugum bir toplumu, bazi insanlari, kiminize gore agir bir dille elestirecegim icin degil, kendi gelecegimde yapacaklarim, yasayacagim yerler, sevecegim insanlarla ilgili cok onemli bir donum noktasi olacagi icin en cok bu yaziyi dusundum. Sadece kendim, kendi mutlulugum icin dusundum. Ve iste en cok dusundugum yazi: Gecen cuma, Avusturya Lisesinden cok sevdigim bir arkadasimin babasi vefat etti. Hayatimda ilk defa bir cenazeye gittim. Ayni gun dort cenaze daha oldugu icin Sisli Camii oldukca kalabalikti. Vefat edenlerden birisi sanatci Ekrem Dumer oldugu icin icerde bir suru kamera, flas vardi. Anasini, babasini, karisini, kocasini, sevdigini, dostunu kaybetmis bir suru huzunlu, aglayan insan ve bunlarin suratinda patlayan flaslar. Sevdiklerini ebedi yolculuklarina ugurlamaya calisanlarin beyinlerinde ucusan kameralar, isiklari ve mikrofonlar. Anasinin, babasinin cenaze namazini kilmaya calisan adamin seccadesinin arkasinda Orhan Gencebay’la roportaj yapmaya calisan muhabir ve zevzek sorulari. Sastim, bakakaldim. Toplum olarak boyle anormal, bize has durumlar icin buldugumuz tek yorum, olayin basit bir analizi ve bundan yola cikilan bir tumevarimdir: “Vay cahil; Yurdum insani iste. Biz adam olmayiz kardesim.” Tam bu yorumu patlatip, olay konusunda uzerime dusen sosyal sorumlulugu gerceklestirip, bir cözüm bulma agirligindan ve sorumlulugundan siyrilmis olarak, kafami rahatlatacaktim ki birden tam arkamda duran kadinin cep telefonu caldi bangir bangir: - Canim, bak sutunun ordayim el salliyorum. Ya gormuyor musun? Uff tamam, bak simdi kapiya dogru yuruyorum. Tekrar el salliyorum. Gordun mu simdi? Agzim acik kadini izlerken, etrafima dikkat etmeye baslayinca, camiideki namaz kilmayan, her on insandan alti, yedi tanesinin cep telefonlarinin caldigini, veya kendilerinin birilerini arayarak konustuklarini farkettim. Hands-free kullanarak namaz killanlar varsa tabii bu istatistik onda dokuza bile ulasabilir rahatlikla. Ne yapmam gerek simdi? Nasil bu insanlari, cenazeye, mateme, ibadet eden insana bile saygisi olmayan insanlari ve davranislarini, kafamda kendime anlatip, onlari temize cikarip, onlarin icinde, onlardan tiksinmeden yasamaya devam edecektim? Hangi formulu uygularsak temize cikarabiliriz ki onlari? : Yurdum
insani? Bildigim, biraz bilgimin, okumuslugumun, elle tutulur tecrubelerimin oldugu konularda fikrimi soylemeyi ve savunmayi severim. O yuzden ilk iki şIk hakkinda yorum yapmiyorum. Fakat, cehalet ve okuma konusunda fikrimi soyleyecegim, yaklasik on yedi senedir okuyan ve haliyle okuma, egitim konularinda fikri olan bir kisi olarak. Bu on yedi senede, kabaca bir hesapla ortalama 350-400 ders kitabi okumusumdur minimum, Cin Ali’sinden, ekonometriye kadar uzun zor bir yolda. Gecen yorucu egitim hayatimda, tam olarak bu kitaplarin satir satir iceriklerini hafiz etmeyi beceremediysem de, hatirladigim kadariyla bu kitaplarin hic birinde: “Cenazelerde cep telefonunuzu kapatin. Kamerayla, flasi aglayan, ibadet eden adamin gozune sokmayiniz. Anasinin, babasinin cenaze namazini killanin arkasinda bes tane kamerayla Orhan Gencebay’la roportaj yapmayiniz.” gibi ogretiler, uyarilar yoktu. Belki benim henuz almadigim bir ders, secmedigim secmeli bir ders olabilir bu konuda. Ama su ana kadar okudugum hicbir kitapda veya aldigim derste bu konular islenmedi. Bu da bu problemi, egitimsizlik, cehaletsizlik formuluyle yaklasarak cozemeyecegimiz konusunda yeterli delil vermektedir bize. Ayrica, Ericsson, Nokia, Motorolla gibi belli basli cep telefonu ureticilerin kullanim kilavuzlarina asagidaki cins bir uyari koymadiklarindan oturu de bu sorunun kaynaklandigini zannetmiyorum. “Warning!
For low-IQ, impolite, disrespectful Turkish people only: Bizim millet, zaten kullanim kilavuzu okuyup, yeni bir sey kullanmayi ogrenmedigi icin, cep telefonu ureticilerini de suclayamayiz bu insanlari aklamak icin. Isin icinden cikamayacinca, cozume ulasmak yerine bir ant ictim: “Her kimin olaki, benim ailemden birinin, yakinlarimin veya sevdiklerimin cenazesinde cep telefonu calacak, o vakitten sonra, ibret-i alem olarak, telefonunu external communication device olarak degil, internal communication device olarak kullanmaya devam edecek.” Bana ufak bir cinnet yasatip, boyle iddiali bir karar verdirten sebebleri ve bunlarin sorumlusunun kim olabilecegini dusunmeye basladim. Tum cevaplar tek bir adres, zihniyet uzerinde yogunlasti Selcuk Erdem’in cok unlu “Turk’sun dimi?” karakterindeki Turk. (Bilmeyenler icin: Adamin teki ölmus, cehennemin onunde seytana: “Burayi isitmak zor oluyor dimi abi?”, ve seytan: “Turk’sun dimi?” diye cevap veriyor) (Konudan bagimsiz, yardimci bilgi: Siz siz olun hicbir zaman, hic kimseye, hele bir karsi cinse, bir karikatur anlatmayin.) Dikkatli bakarsaniz, o kadar aci ve kara mizah iceren bir ikelemde yasiyoruz ki. En fazla marslar soyledigimiz, yakalarimiza rozetler taktigimiz, arabalarimizi ay-yildizlarla donattigimiz, bar masalarinin uzerinde eski, miladini doldurmus marslarla birbirimizi gazlayip, pohpohladigimiz su son on, on bes senedir, bizimle ayni uyrugu tasimasindan bile utandigimiz, bunlarla ilgili her turlu espriye ölesiye guldugumuz, kesinlikle iclerinden biri olamayacagimizi iddia ettigimiz bir kitle olusmus. Ve nasil olduysa, sanki bir gecede sihirli bir degnek dokunmus gibi, bu kitle toplumun deger yargilarini, idollerini degistirmis, televoletik bir yasam tarzini farz haline getirmeyi becermis. Bu kitlenin temsilcilerini, hergun haberlerde, sokaklarda, trafikte karsilastiginiz insanlarda, benim buraya sigdiramayacagim o kadar guzel ornekleriyle bizzat yasayarak, veya bu insanlardan biri olarak bunu zihniyeti damarlarinizda tasiyarak, ne demek istedigimi, kimlere kizdigimi eminim cok iyi anlamissinizdir. Sadece tum bunlara tek bir sey eklemek istiyorum. Eger artik Turkluk bu demekse, Turkiye’de yasamanin kurallari bunlari gerektiyorsa, o zaman beni listeden silin. Saygilar, Anil SUREN Yazara Email: asuren@turkiye.net |
|