Anilar... |
|
| Türkiye-Avrupa
Birligi Iliskileri Uzerinde Kisisel Deneyim ve Goruslerim Yil 1955... Annem ve babamla Ankara Koleji Ilkokul´u kapisindan iceri giriyoruz. Babam Makina ve Kimya Endustrisi Kurumu´nda basmufettis, annem Ataturk Kiz Meslek Lisesi´nde bicki-dikis ogretmeni. Demek o zamanlar iki memur maasi cocugunu kolejde okutabilmeye yetiyor. Babam yolda "Oglum, ben lisan bilmedigim icin hayatta cok sey kaybettim; lisan ögrenesin diye seni koleje yazdirdik" diyor. "Calis ve basarili ol!" O gun bilinmeyen bir sebepten oyle cok agladim ki, sonunda sinif ogretmenim beni kendi koltuguna oturttu; ancak o zaman, yine anlamadigim bir sebepten sustum. Bu ogretmenim icin seneler sonra anneme "Ben ogretmenimi senden daha cok seviyorum" demistim de alinmisti. Daha o hafta icinde ingilizce ogrenmeye basladik. Evet, evet, yazi yazamiyorduk, okuyamiyorduk, ama ingilizce sarkilar soyluyor, tek-tuk kelimeler konusabiliyorduk. Yil 1958... Ucuncu sinifa baslamamla birlikte sinifimiza sert bir Amerikali ogretmen geldi. O gune kadar iyi giden ingilizce dersinden kirik notlar almaya basladim. Oysa ozel ingilizce dersi de aliyor, hatta Turk olan ingilizce ogretmenimizin yanlislarini cikariyordum. Oyle ki, ogretmen annemi cagirip "Oglunuz cok ukala, ben onun basini bugun ezmezsem, ileride hayat ezecektir" diye uyarida bile bulunmustu. Oysa bu yeni ogretmen sozlude dilim surcecek olsa, yazilida virgul hatasi yapsam, kirik not veriyordu. Hic unutmuyorum, annem bir gece beni sabaha kadar oturtup calistirdi, kendisi tek kelime ingilizce bilmedigi halde. Ertesi gun sozlude hic yanlis yapmadim ve tam numara aldim. Ve de yabanci ogretmenlerle iliskilerimde her seyi tam yapmam gerektigi bilincine vardim. Yil 1959... Annemin okulu Almanya´ya bir gezi duzenliyor. Bu gezide annem Almanlarin sisteminden cok etkilenmis. Biraz da astimli olmam nedeniyle beni Istanbul´da Alman Okulu´nda okutmaya karar veriyor. Yil 1960... 27 Mayis´ta ihtilal olmus. Sinif arkadasimiz Ersan Ozey bir kursuna kurban gitmis. Gozlerinin ici gulen, sevimli bir cocuktu. Ilkokul mezuniyet sinavi, onu gozyaslariyla topraga verdikten bir hafta sonra yapiliyor. Ilkokuldan aklimda kalan mandolin dersleri, yavrukurtluk ve Aralik aylarinda yaptigimiz "Yerli Mallari Haftasi". Simdiki cocuklarin yedikleri, ictikleri ve giydiklerine bakiyorum da, icim "ciz" ediyor. Oysa Coca Cola yerine ictigimiz ayran ve limonata oyle lezzetli ve saglikli iceceklerdi ki. Hangi ulkede acaba, bizim ulkemizde oldugu kadar bol icecek cesidi var? Haziran ayinda annemle Istanbul´a gelip, St.Georg Avusturya Lisesi´nin yarim gun suren giris sinavina katiliyorum. Ankara´dan girenlerden iki kisi kazaniyor, biri ben. Aklimda kaldigi kadariyla, ilkokulda okudugum "Dogan Kardes" dergisi ve "Dede Korkut Masallari"nin cok yardimi olmustu bu sinavi kazanmamda. Amcam Istanbul´da oturuyor. Beraber gidip okul kaydi yaptiriyoruz. O sirada bir arkadasina rastliyor. Arkadasi sinirli; oglu lise ikinci sinifta iken, hocanin iskemlesi altina maytap koydugu icin okuldan atiliyormus. Amcam "Bak dikkat et, sen de bu okuldan en ufak bir nedenle atilabilirsin" diye uyarida bulunuyor. Okula yatili yaziliyorum; hafta sonlari amcama cikacagim. Yil 1961... Okul cok siki. 8.30-13 arasi dersler kirk dakika, ders aralari bes dakika, buyuk teneffus yirmi dakika. 13-14 yemek saati, 14.30-16 ve 17.30-19 etud saatleri. 21´de yatiyoruz, 6.15´de kalkiyoruz, 7-8 arasi etud. Boyle bir komando egitimine girmeyenin derslerinde basarili olmasi olanaksiz. Nitekim hazirlik sinifi sonunda, sinifin ucte biri butunlemeye kaliyor. Sinifimizin yaridan fazlasi azinlik: Rum, Ermeni, Yahudi, Avusturyali, Polonyali. Iyi arkadaslik ediyoruz. Ama aralarinda rumca veya ermenice konustuklarinda bozuluyorum. Sanki benim anlamami istemedikleri gizli birseyler konusuyorlar gibi geliyor bana. Bu bana oyle etki etti ki, yabancilarla oldugum bir ortamda kesinlikle bir Turk arkadasimla turkce konusmuyorum. Hep onlarin anlayacagi dilden konusuyoruz. Yil 1964... Komando egitiminin dorduncu yili. Hayatimi yonlendiren iki hoca var: Almanca hocam bir tarihci. Bize uc yilda cok iyi almanca ogretti. Kendisini olmadik bir anda Osmanli Tarihi konusunda sinadik. Hem olayi, hem tarihini dogru bildi. Alkisladik. "Adam bizi bizden iyi taniyor" diye sasirdik. Ikinci hocam bir papaz, tabiat bilgisi derslerine geliyor ve bizi birer kucuk doktor gibi yetistiriyor. Ayni zamanda dort senedir de etud amirimiz. Aldigimiz sinav notlarini imzaliyor. Kirik not gordugunde basimiza hafif bir tokat vuruyor, not iyiyse yanagimizi oksuyor. Ben hic tokatini yemedim. Ortaokul son sinifta hazirliktan girip de fire vermeyenlerin orani % 20 dolayinda. Orta son sinif bitirme sinav sonuclari aciklandiginda, hicbir dersten ikmale kalmadan liseye gecenlerin sayisi sadece on. Kirik nor vermeme, borclu gecirme, "af" ve "uf"larla dolu simdiki egitim sistemimize selam olsun. Ayni senenin ortasinda babam emekli oluyor, kardesim ilkokulu bitiriyor. Parasal sikinti nedeniyle Istanbul Erkek Lisesi´ne gecmek zorunda kaliyorum. Kardesim de bu okula basliyor. Avusturya Lisesi´ne verilen parayla ikimiz okuyoruz. Parasal sikintilarin, egitimi yipratmamasi gerektigini dusunuyorum. Yil 1965... Annemin meslektaslariyla tekrar bir gezi duzenleniyor. Bu defa geziye ben de katilacagim ve butun Avrupa´yi dolasacagiz. Gezide cok kisiye sinirlarda ve alis-verislerinde dilmaclik yapiyorum. Gezi "Kultur Gezisi" adi altinda, ama gercekte "Alis-Veris Gezisi". Otobusun her tarafi tiklim tiklim esya ile doluyor. Herkesin ne cok parasi var? Oysa ben muzeleri, saraylari, gorulecek yerleri gezmek istiyorum. Zar zor ikna oluyorlar da Versay´i, Schonbrunn´u ve birkac muzeyi gezebiliyorum. Bu gezide beni en cok etkileyen, Almanya sinirinda gece
nobeti yapan bir polis oldu. Almanca bildigimi gorup, konusmak gereksinimi hissetti.
"Ben 75 yasindayim" dedi. "Gunde sekiz saat Bati Almanya, iki saat da Dogu
Almanya icin calisiyorum. Bizi bolduler, ama gun gelecek birlesecegiz. Cunku her Alman
benim gibi calisiyor." Tam yirmibes yil sonra dedigi gerceklesti. O gunu gormus
olmasini isterdim. Yetmisbes yasinda, gozlerinden bu denli ates fiskiran baska birine daha
rastlamadim yasamimda. Belki burs bulurum diye, Berlin Universitesi Makina Muhendisligi´ne basvuruyorum. Once kabul ediyorlar, bir ay sonra reddediyorlar. Nedenini sormuyorum. Nasil olsa parasal olanak bulamamisim, yurt disinda okuyabilmek icin. Kaderde tip ogrenimi yapmak varmis. Yil 1970... Para sikintim var. Bazi asistan arkadaslarin yabanci yayin cevirilerine yardimci oluyorum. BASF-Sumerbank´in Gebze´deki insaatinda dilmac olarak calisiyorum. Oradaki bir Alman muhendis "Siz Turkler domuz kili gibisiniz" diyor. "Ikiniz biraraya gelip bir is yapamiyorsunuz." Belli ki birilerine sinirlenmis. Bilirsiniz, domuz kilindan orgu olmaz. Ben bu lafi daha once de duymustum sanki. Ucuncu sinifta sadece 85 gun okuyabilmisiz, boykotlar nedeniyle. Polis universitede, polis-ogrenci catismalarina tanik oluyoruz. Insan gelecegini dover mi? Ayni olaylari universitelerimizde bugun tekrar yasiyoruz. Hic mi birsey ogrenmedik yakin gecmisimizden? Yatirimlarimizin cogunu nicin "top"a, "pop"a ve "cop"a yapiyoruz. Anatomi hocam Prof.Sami Zan, bize hem bu tas gibi midemize oturan dersi yenilecek hale getirip yutturuyor, "Bos cuval dik durmaz" diye, hem de egitiyor, "Evladim, doktoru doktor paklar, doktor paklamazsa hemsire paklar" diye. Ben seni dinlerim, hocam. O sene simdiki esimle tanisiyorum, 1974´de evleniyoruz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Hayat arkadasim bugune kadar bana hep destek oldu. Insan esini ve isini iyi secmeli. Fizyoloji hocam Prof.Meliha Terzioglu guclu bir kadin. Tipta cok seyin ozunun fizyoloji ve fizyopatoloji oldugunu anlatiyor. Her iki hocam da rahmetlik oldu. Nur icinde yatsinlar. Mikrobiyoloji hocam Prof.Ekrem Kadri Unat tam bir bilim adami. Turkiye´yi Dunya Saglik Teskilati´ndan gelen heyete karsi bilimsel olarak kahramanca savunuyor, "Kolera salgini var!" diye yaygara yapildigi zaman. "Tamam mi, anladin mi?" diyerek bilgileri sanki kafamiza cakiyor. Ogutler veriyor: "Ögrenim icin yurt disina giderseniz, hicbir zaman birsey bildiginizi soylemeyin. Bilseniz bile, bilmiyorum, deyin. Biliyorum derseniz, size hicbir sey gostermezler." Ne kadar hakliymissin, hocam. Yil 1973... Istanbul Universitesi Cerrahpasa Tip Fakultesi´nden mezun oluyorum. O zamanlar basasistan olan (simdi Prof.) Selcuk Erez´in de etkisiyle Kadin Hastaliklari ve Dogum uzmani olmak istiyorum. Turkiye´de uzmanlik yapma olanagim oldugu halde, yurt disina gitmek istiyorum. Sebeplerden biri, bir hocamin ertesi gun uzmanlik sinavina girecek olan bir asistanina "Sen kimsin, ulan..." diye bagirmasi. Diger bir sebep de, genellikle hocalarin, dediklerine karsi gelmeyecek "torpilli" kisileri tercih etmeleri. Iste "Universitelerimizin hali niye boyle?" diye soranlara yanit. Oysa Almanya´dan Hitler baskisindan kacan Braun, Winterstein gibi degerli hocalari, Ataturk universiteye yerlestirdiginde, onlar kendilerine en yetenekli gencleri yardimci olarak secmislerdi. Iste bizim hocalarimiz, onlarin yetistirdikleri degerli hocalardi. Sana yapilani, sen yardimcilarini secerken niye yapmadin, hocam? O ara Amerika Birlesik Devletleri´nden ECFMG sinavini
kazandigim haberi geliyor. Yani ABD´de de uzman olabilme olanagim var. Cok seviniyorum.
Basari guzel sey. ABD´de babamin yegeni cocuk uzmani olarak calisiyor. Hem ona, hem de
Isvicre´deki unlu beyin cerrahimiz Prof.Gazi Yasargil´e birer mektup yazip yardimlarini
rica ediyorum. Ikisinden de yanit gelmiyor. Uzuluyorum. Almanya´da muhendis olarak
calisan amcamin oglu, bana bir hastanede asistanlik yeri buluyor. Evraklarin hazirlanmasi,
vize islemleri vs. alti ay suruyor. Ben bu zamanimi degerlendirmek icin Amerikan Hastanesi
Bashekimi Dr.Winkler´den randevu aliyorum. Hastaneye erken geldigimden once
meslektaslarimin nobet odasina gidiyorum. "Sakin enayilik edip Almanya´ya gidecegini
soyleme, sonra sana is vermezler" diye uyariyorlar. Bu uyariya ragmen, Dr.Winkler
kalici olup olmadigimi sorunca, yalan soyleyemiyorum. O da kibarca, bu sartlarda kalici
birini tercih edecegini soyluyor. Nobet odasina geri geldigimde meslektaslar bir agizdan
"Yuh!" cekiyorlar. Caylarimizi icerken bir telefon geliyor; Dr.Winkler beni
yeniden odasina cagirip, yazin izne cikacak asistanlarin yerine bakmam sartiyla, beni ise
alabilecegini soyluyor. Kabul ediyorum. Babaannemin sozlerini animsiyorum: "Allah her
zaman dogrunun yardimcisidir." Sami hocamin sözlerini animsiyorum: "Sen dogru
ol, evladim, egri bulur belasini." 1 Ekim 1973'de Braunschweig sehrinde Marienstift Hastanesi'nde görevime basliyorum. Dört ay sonra da evlenip esime de ayni hastanede is buluyorum. Sefim H-J.Mollat II. Dunya Savasi'nda Hava Kuvvetleri'nde görev yapmis, Kiev'i bombalamis, savastan sonra da on yil Hindistan'da calisarak gunah cikarmis biri. Bize cok yardim ediyor, babalik yapiyor. Calistigimiz hastane, kilise hastanesi. Cok yakinlik gösteriyorlar. Bir Yunanli meslektas "Tabii yakinlik görursunuz, cunku su anda size ihtiyaclari var." diye sanki bizi uyariyor. Arz-talep kanunuyla ilk kez yakindan tanisiyorum, ama pek orali olmuyorum. Dunya tozpembe, esim yanimda, gelirimiz iyi, yeni bir de araba aliyorum: Ford Taunus. Oysa petrol krizi kapiya dayanmis, Almanya da yabanci isci alimina son vermis. Yil 1978... Uc yildir Wurzburg Universitesi'ne bagli Coburg Devlet Hastanesi'nde calisiyoruz. Her yaz esimle 1974 yili sonunda dogan oglumuzu anne-babamizin yanina yollayip dunyayi geziyoruz: Ispanya, Italya, Fransa, Belcika, Hollanda, Norvec, Portekiz, Avusturya, ABD, Tunus vs. Hafta sonlari arabamizla kisa geziler yaparak Almanya'yi dolasiyoruz. Dunya kazan, biz kepce. Görus acimiz genisliyor. Italya gezisinde bir Alman meslektas, dagdaki kesik baslarin Turkiye'nin neresinde oldugunu soruyor. Bilemiyorum, cok utaniyorum. Ertesi yaz Ege ve Akdeniz kiyilari ile Ic Anadolu'yu dolasip, ayrica kitaplar okuyarak Turkiye'yi tanimaya calisiyorum. Memleketimiz ne guzelmis. Ataturk'un dedigi gibi "Gez, gör ki, sevesin bu vatani". Herekese gucu oraninda Turkiye'yi ve dunyayi gezmesini öneririm. 1976'da Istanbul'da simdiki oturdugumuz evin yapimina baslamisiz. Kardesim, babam, annem, esim, hepimiz neyimiz varsa ortaya koyup evimizi bitirmeye calisiyoruz. Birlikten kuvvet dogar. Almanya'da uzmanlik alan yabanci hekimlere "meslek izni"nin cok zor verildigini duyuyoruz, kendi ulkelerinin hekim gereksinimi var diye. Bu gereksinim daha önce yok muydu? Sefim Dr. Junker'le konusup uzmanligimi bir yil sonra almak istedigimi söyluyorum. Sasiriyor. Bir yil, bir yildir. Gun ola devran döne. Heilbronn'da bir hastaneye basasistan olmak icin basvuru yapiyorum. Kabul ediyorlar, ancak resmi makamlar gerekli izni vermiyor. O ara Turkiye Ecevit döneminde ayagina kadar gelen tarihi bir firsati yakalayamiyor. Hemen butun Avrupa ulkelerini sosyal demokratlar yönetiyor. "Gelin, sizi Yunanistan'la birlikte Avrupa Birligi'ne alalim" diyorlar. Yunanistan birlige giriyor, biz ise basvurumuzu cekiyoruz, "Daha birlige girmek icin hazir degiliz" diye. Sami hocamin sözleri aklima geliyor: "Evladim, firsatlari poposunda yakalayin!". Yasam hata kabul etmiyor, politika hic etmiyor. Bence politikayi ilkokul dersleri arasina sokmali. Ne garip, kuru kuru ezberlettikleri icin kizginliktan dönem sonunda kitaplarini yaktigimiz psikoloji, sosyoloji, tarih, felsefe gibi dersler gunumuzde ön plana cikti. Bu dersleri niye sevdirmediler bize? Yil 1980... Uzmanliklarimizi almisiz. Ben jinekologum artik, esim de anestezi uzmani. Ozel bir hastanede sef muavinligi buluyoruz. Bize acilen gereksinimleri var. Almanya'nin hekim sikintisi bitmis. Yabancilardan, özellikle de Turklerden ve Yugoslavlardan kurtulmaya calisiyorlar. Hannover Turk Konsoloslugu'nun duzenledigi bir toplantida bir vatandas beni uyariyor: "Git avukata, ver mahkemeye, al suresiz oturma ve calisma iznini. Bunca yil Almanya'dasin, bu senin kanuni hakkin" diye. Kavga istemiyorum, bu nedenle lafini dinlemiyorum. Meslek iznim olmazsa, oturma ve calisma izinleri bana ne lazim? Meger bu yola basvurmamam ne buyuk hataymis. Yasam hata kabul etmiyor. Yil 1982... Hastanenin, bize hala gereksinimi oldugunu bildirmesine ragmen, resmi makamlar her yil verdikleri meslek izinlerimizi uzatmiyorlar. Dis ulkelere olan gezi özgurluklerimiz de kisitlanmis. Her gecen yil bir baska ulke Turklerden vize istiyor. Turkleri Avrupa'da istemiyorlar mi yoksa? Bu ne bicim insan haklari uygulamasi? Izinlerle, vizelerle elimizi, ayagimizi bagliyorlar, sonra da "Haydi kos!" diyorlar. Insan haklari yalniz onlara var, bize yok. Yoksa insan haklari, butun insanlar icin gecerli degil mi?" Bir Turk meslektasim Almanya Sosyal Demokrat Partisi'ne uye oldugu icin izin alabiliyor. Ben bu is icin partiye uye olmam. Ben bagimsiz olmak isteyen bir insanim. Hastaneyi mahkemeye veriyoruz, bize izin aliriz deyip de alamadiklari icin. Kazaniyoruz. Birer maas tazminat veriyorlar. Kaybolan zamana mi acisam, yipranan sinirlerime mi, yoksa verilen paranin yarisini avukat parasi olarak verdigime mi? Ama ögreniyorum ki, bu ulkede hukuk isliyor, hakkini alabiliyorsun kanun yoluyla. Askerlik de sikistirdigi icin Turkiye'ye donus yapiyoruz. Yil 1983... Bu askerlik ne zor is. Askerligin mantigi ne denli degisik? Oysa ben sadece Adana Asker Hastanesinde uzman olarak calisiyorum, yani meslegimi yapiyorum. Askerlik mantigini anlamama bir yuzbasi yardimci oluyor: "Normal mantikla kisiyi ölume yollayabilir misin, doktor? Bir toprak, ugrunda ölen varsa vatandir". Celiski icindeyim. Tip fakultesinden mezun olunca Hipokrat yemini etmisim, "Sartlar ne olursa olsun, insan hayatini kurtarmaya calisacagim" diye. Askerlikte temel egitimden sonra bir elimi silaha, digerini arkadasimin omuzuna koyup yemin etmisim, "Karada, denizde ve havada vatanimi, milletimi her turlu sart altinda savunacagim" diye. Askerlikle hekimlik bagdasir mi? Tanri beni ettigim yeminleri bozduracak sartlardan korusun. Savas olmasin, baris olsun. Insanlar kucaklassin. Kursun, bomba degil, cicek atan silahlar yap alim. Bir kizim oldu, Agustos basinda. Albayim "Kizini zor evlendirebileceksin" dedi. Nicin öyle söyledi? Yil 1984... Tezkeremi aliyorum. Haydarpasa Numune Hastanesi sef muavinligi sinavini kazaniyorum. Sans yardim ediyor, cunku benden baska bu yere muracaat yok. Sonradan ögreniyorum ki, torpilli baska biri olsa, agzimla kus tutsam kazanamazmisim. Yil 1986... Aman Tanrim, bu ne saglik, bu ne sistem? Hasta ayagi kirilmis geliyor hastaneye, sarilik olup cikiyor. Iki senede uc sef degisti. Sefler birer padisah. Egitimi hic sorma; tek tuk kisisel birtakim cabalar var. Laparoskopik cerrahi yapabiliyorum diye son sefim bana "ameliyathaneye girme yasagi" koydu. Oysa onun hastalarini kacirmak gibi bir niyetim yoktu. "Sen burada otur, hicbir ise karisma, yalnizca gel-git!" dedi. Bu ne istir? Yil 1988... Saglik Bakani Bulent Akarcali'nin istegi uzerine Almanya'dan uzmanligini almis uc hekim arkadas kafa kafaya verip on gun icinde "Yatakli Tedavi Kurumlari Reorganizasyon Programi"ni hazirliyoruz. Akarcali saglik sistemini duzeltmek istiyen biri, esi Belcikali. Program hem bakan, hem de basbakan Turgut Ozal tarafindan begeniliyor. Ve olmayacak bir is gerceklesiyor: Uc arkadas bakan emriyle Sisli Etfal Hastanesi'ne ataniyoruz. Ben bashekim, iki arkadasim da yardimcim olarak. Atanmadan önce bakan tarafindan bize sözlu teklif geldiginde, uc arkadas bu yolun donulmez bir yol oldugunu dusunerek kabulde zorlaniyoruz. Sonunda ben "Arkadaslar" diyorum "Turkiye'ye geri döndugumuzden beri, bu ne bicim saglik sistemi, bu is böyle gitmez vs. diye bir suru elestiri yaptik. Simdi biri bize "Hodri meydan" diyor. Eger bu teklifi kabul etmezsek, hem kendimizi reddetmis olacagiz, hem de bu konuda artik bir daha laf etme hakkini kaybedecegiz." Cesaret, cehaletten gelir. Atliyoruz okyanusa. Ceviriyorlar etrafimizi. O istek-bu istek, o toplanti-bu toplanti, o davet-bu davet. Durun, bir kafami toparliyayim. Mumkun degil. Hafta sonlarina kendimi zor atiyorum. Hastaneye Belcika'dan, Fransa'dan, ABD'den heyetler geliyor, guya eksiklerimizi belirleyip yardim edecekler. Sanirim, her zamanki gibi ne halde oldugumuzu belirliyorlardi, yardim rast getire... Bu bashekimlik nasil bir istir? Kudus'teki aglama duvari gibiyim. Herkes yakiniyor, kafa yorup yardimci olmak isteyen yok gibi. Hep almaya alismisiz. Hastane sorun dolu. Bodrumdaki camasirhaneyi pis sular basmis. Hangi tasi kaldirsam, altindan yuzlerce sorun cikiyor. Para-pul da yok. Döner semaye ile gunu kurtarmaya calisiyoruz. Kapici miyim, dilenci miyim? Bir sure sonra anladim ki, bana yalniz davulu vermisler, tokmaklari baskalarinda. Cal, calabilirsen. Yil 1989... Sisli Etfal Hastanesi'nde tam bir "Turkiye Ihtisasi" yaptim. Kurtulus Savasi'nin bitmemis oldugunu gördum. Gaflet, dalalet, cehalet, hiyanet. Ataturk'un ne denli buyuk bir insan olduguna bir kez daha sahit oldum. Dunyada hakkinda en cok kitap yazilan on kisiden biri degil mi Ataturk? Nicin yazmislar? "Time" dergisi yaptigi anket sonucunda Ata'mizin adini dunyaya nicin bir kez daha duyurmak zorunda kaldi, yirminci yuzyila damgasini vuran insan olarak? *** Bulent Akarcali, ben bashekim olduktan kisa bir sure sonra gorevden alindi. Yazik oldu, cunku sagligi duzeltebilecek programi hazirlamisti. Bir karsilasmamizda, kendisine bu isin ne denli zor oldugunu anlatmak istedim. "Bu is kolay olsaydi, senin orada isin ne?" diye demagoji yapti. "Sahaya indin, gol atacaksin, faul yapiyorlar diye yakinmayacaksin." Hamama giren terler. "Ama futbol maci onbir kisiye karsi onbir kisiyle oynanir. Bunlar buyuk bir ordu, biz bir avuc insaniz" diyecek oldum. Guldu. "Anilarini yaz" dedi. Yazmaya basladim, hala bitiremedim. Bitecek gibi degil ki. O orduyla iki yil carpistik. Bu ates hattinda bence herkes bir sure yasamali, bos laf etmemek icin. Bashekimligim esnasinda bakanliga, bashekimlik gorevinin her yil donusumlu olarak bir sef tarafindan yurutulmesi teklifini yaptim. Akarcali bakanliktan ayrildiktan sonra bakanlik zaten az olan parayi da gondermemeye basladi. Vakif kurdum, Sislide isyeri olup da arabalarini hastanenin bahcesinde park edenlerden vakif makbuzu karsiligi para alip hastanenin gereksinimlerini temine calistim. Kiyamet koptu. Ancak ozellikle genc meslektaslarim yavas yavas motive olmaya basladilar, vakif yoluyla hastanenin kurtulabilecegine inandilar ve yardimci oldular. Isler rayina girmeye basladi. 1989 yili sonunda ucuncu bakanim Halil Sivgin beni gorevden almak istedi. Nasil olsa partisinin uyesi bile degildim. Ben de, o gorevden almadan, istifa ettim. Aslinda beni goreve getiren de, almak isteyen de rahmetli Ozaldi. Beni goreve getirme nedenini biliyorum, ama goturme nedeni bugun bile benim icin mechul. Hastanemize Turk Kadinini Tanitma ve Guclendirme Vakfi araciligiyla cok yardimi olmus olan Sayin Semra Ozaldan bu sorunun yanitini ogrenmek isterdim. Rahmetli Ozalla yalnizca bir kere bir davette karsilasmis, el sikismistik. Cok akilli ve zeki oldugu her halinden belliydi. Turkiyeyi sirtlamis gidiyor gibiydi. Elektrik muhendisi olmasina ragmen, ekonomiden iyi anliyordu. Pratik cozumleri vardi. Turkiyeyi dunyaya acti. Ilimliydi, ancak gerektigi yerde dislerini gostermesini bilirdi. Benim gibi biri de, ancak onun döneminde bashekim olabilirdi. Onaylamadigim yönleri de vardi. "Ikinci Cumhuriyet", "Benim memurum isini bilir" gibi sözler ne anlama geliyordu acaba? Sisli Hastanesindeki anilarim basli basina bir konudur. Benim zamanimda lisan bilmeyen hicbir hekim, basasistan kadrosuna alinmadi. Simdi, benim donemimde basasistan olan meslektaslarima sesleniyorum: Bilginizi ve tecrubelerinizi sadece kendiniz icin degil, ulkemiz ve insanlari icin de kullanin. Basa gecen insan "Kartopu-Efekti" yapar; etrafina kendi gibilerini toplar. Bugun dunyanin bir yerinde olan kucuk bir sallanti (ornegin Uzak Dogudaki borsalarin cokmesi) butun dunyayi etkiliyor. Madem menfi olaylar böyle genis alanlari etkiliyebiliyor, yapilacak musbet olaylar neden dunyayi etkilemesin? Kucuk de olsa, musbet olaylarin baslangic etkenleri olabilirsiniz. Yil 1990... Oyle bunalmisim ki, hicbir sey dusunmeden istifa etmisim. Artik Istanbul Hastanelerinde calisabilme olanagim yok. Yalniz muayenehane hekimligiyle yeterli kazanc saglayamam ki; zaten muayenehanemi hepten ihmal etmisim. Kimi meslektas halime aciyor, kimi "Helal olsun" diyor. O gune kadar iki kez docentlik sinavina girmek icin de basvuru yapmisim. Herseferinde yayinlarimi yeterli bulmayip sinava bile almamislar. Sonunda juriden birinin sozleriyle uyaniyorum "Docentlik Ruyasi"ndan. "Siz, Almancilar" diyor, "gittiniz, yurt disinda koseyi dondunuz, tuzunuz kuru. Bir de gelmis buradakilerin ekmegine engel oluyorsunuz. Sen bu isi unut!" Bu ne carpik mantik? Issizlikle ilk kez karsilasiyorum. Kiziyorum devlete. Devlete, millete kizilir mi? Ancak kisilere kizilabilir. Canim Turkiyem benim. Savas bir cephede kaybedilmisse, baska bir cephede kazanilabilir. Finlandiyada hekim olan kardesim, degisiklik olsun diye, beni yanina cagiriyor. Bir bavulla Helsinkiye gidiyorum. Ben Helsinkideyken Sisli Vergi Dairesi memurlari muayenehanemi denetlemeye geliyorlar. Sisli neresi, benim vergi yonunden bagli oldugum Kadikoy neresi? Nasil bir kuyruk acisi ki bu? *** Finlandiyada uc ayda fince ogreniyorum ve dil sinavini veriyorum. En az bizim lisanimiz kadar zor olan fince böyle kisa zamanda ogrenilir mi? Yere dusmusseniz ogrenirsiniz. "Hayatta yere hic dusmeyenler, genelde surungenlerdir." Sami hocami bir kez daha rahmetle aniyorum. Iki senedir ihmal ettigim meslegimi Helsinki Universitesinde yakalamaya calisiyorum. Is ciddiyete binince, saygili bir sekilde diyorlar ki: "Sizin Turkiyeden, Almanyadan, ABDden aldiginiz diplomalarin bizim icin bir degeri yok. Alti ay bir hastanede calisacaksiniz, bunun bir ayi jinekoloji disinda bir dal olacak. Sonra uc haftalik bir kursta saglik sistemimizi, recete dersini ve adli tip ogreneceksiniz. Bu kurs sonundaki sinavda basarili olursaniz, alti ay da bir saglik ocaginda pratisyen hekim gibi calisacaksiniz. Ancak ondan sonra, bizim icin hekimsiniz. Kadin-Dogum uzmanliginiz ise bu sureden sonra bir universitenin de referansiyla onaylanir." Bu ne uzun yoldur? "Gelme" demiyorlar, uzun bir yol gosteriyorlar. Son derece politik bir yaklasim. Isine gelirse. (Finlandiya once resesyona, sonra da Avrupa Birligine girince , bu yol daha da uzadi) Alti senedir Finlandiyada yasayan ve benim gibi uzmanligini Almanyadan almis bir ortopediste danisiyorum. "Derhal ilk ucaga bin ve ulkede don." diye tavsiyede bulunuyor. "Burasi senin suyunu sikar, sabrini tasirir." Sen ne diyorsun, arkadasim? Beni at tepmisten beter ettiler ulkemde. Yil 1997... Evet, Finlandiyada suyum sikildi. Ancak uzmanligimi onaylattim, laparoskopik girisimlerimi de yapiyorum. Haydarpasadaki eski sefimin kulaklari cinlasin. Burada bulundugum alti yili gecen surede gorduklerim beni sasirtti. Bu ulkede Ataturkun ilkeleri, hic taviz verilmeden uygulaniyor ve basarili oluyor. Yatirimlarin cogu egitim, saglik ve alt-yapiya yapiliyor. NOKIA "Connecting People" reklamiyla dunyayi selamliyor. Topu topu bes milyon insan, ama hepsi de cok iyi egitimden gecmis. Egitim ve saglikta firsat esitligi var. Cok onemli bir gozlemim daha var: Finliler mumkun oldugunca kimseyle catisma ya girmiyorlar. Butun islerini sakin ve dusunerek yapiyor, hedeflerine adim adim yaklasiyorlar. Bu nedenle ortalik cok ender toz-duman oluyor. Hey gidi benim cakmadan parlayan, doldurusa getirilen Turk insanim hey! 1997 sonunda Finlandiya Cumhurbaskani M.Ahtisaari Moskovayi ziyaret etti. Rusya Ikinci Dunya Savasindan sonra Finlandiyaya saldirmis ve o kis savasinda finliler yenik duserek "Karjala Bölgesi"ni Ruslara vermek zorunda kalmislar. O aksam televizyonu seyrediyorum. Rus Cumhurbaskani B.Jeltsin TV-muhabirinin Karjala ile ilgili bir sorusuna el-kol hareketleri yaparak sinirli bir sekilde cevap veriyor: "Karjala bizimdir, hicbir zaman geri verilmesi söz konusu olmayacaktir vs." Ahtisaari sakin. "Biz her turlu zorluga ragmen, komsumuz Rusyayla iliskilerimizi musbet yonde gelisti rebilmisizdir." diye son derece politik, guzel bir yanit veriyor. Aklima "Ayni sartlarda biz ne yapardik?" sorusu geliyor. "Almanlar mucadele yeteneklerini kaybetmisler", "Bir koyup bes alacagiz", "Adriyatikten Cin seddine kadar Turkler", "Alman Disisleri Bakani Kinkel zirvaliyor", "Bizim ne Almanyaya, ne de Avrupaya ihtiyacimiz var". Simdi soruyorum: Cogumuzun ayakta alkisladigi bu sozler mi daha politik, yoksa Ahtisaarinin sozleri mi? Biz söylediklerimizden biz birsey elde edemedik, cok sey de kaybettik. Ama eminim, bir gun Karjala, Finlandiyaya geri donecektir. Finliler komsulariyla iyi gecinmek icin cok caba gosteriyorlar. Biliyorlar ki, "kötu komsusuyla gecinemeyen kimse, baris icinde yasayamaz". Biz de komsularimizla iyi gecinme yollarini arayalim. Bir diger onemli gozlemim: Finliler dogayi cok seviyorlar. Kagit sanayi cok ileri. Belki Turkiyedeki gazete kagitlari da Finlandiyadan ithal ediliyor. Ancak Finliler iki agac dikmeden, bir agac kesmiyorlar. Biz de agaci sevelim. Gerekli onlemleri alalim. Bu konuda Finlilerden ogrenecek cok seyimiz var. Turkiye col olmasin. GAPi agaclandiralim, bolge erozyona ugrayip veriminden kaybetmesin. Burada yaz aylarinda gencler sehirleri cicekliyorlar. Bizim genclerimiz ne yapiyor? Yil 1998... Dunyanin kuzeyinden bir ruzgar estirmeye calistim. Bugun dunyanin herseyi ekonomi suzgecinden gormeye basladigini uzulerek gozluyorum. "Para hersey degildir" diye bizlere ogut verenlere kiziyorum. Evet, para hersey degil, ama bugunku yasamimizda herseyin % 99u oldu. Para tanrilasti. Paradan anlayanlar, anlamayanlarin sirtindan gecinmeye basladi. Para bilgisini ve ekonomiyi ders olarak temel egitim sistemimizin icine sokalim. Teknik gelismeyle baslayan "Globalizasyon" hizla tum alanlara yayiliyor. Guruplasmalar oluyor. Biz Avrupa Birliginin disinda kaldik. Almanlara rest cekiyoruz. Almanya bugun Avrupanin lokomotifi. Fransizlar, Danimarkalilar ve digerleri sanki cok mu seviyor Almanlari? Ancak iliskiler, cikar iliskileri. Al gulum, ver gulum. Olaylari subjektif degil, objektif gormeye alisalim. Avrupa Turkleri dislama kararini oy birligiyle aldi. Bizi bize biraktilar, birbirimizi yememizi bekliyorlar. Bu oyuna gelmeyelim. Sevrin tamtamlarini Ingiltere onculugunde calmaya basladilar bile. Biz de kustuk, ABDye yaklastik. Ancak "Buyuk devletlerden medet ummak, kurtla uykuya yatmaya benzer." uyarisi rahmetli Ismet Inonuye ait degil mi? "Uzaklardan gelen sular, yanginimizi sonduremez." Bu da sanirim, bir Cin atasozu. Onumuzdeki en buyuk sorunu "enflasyon" olarak goruyorum. Yuksek enflasyonda her turlu ahlak degeri kaybolur. Gelir dagilimi iyice bozulur, piramit sivrilir. Gelismis ulkeler enflasyonla bosuna mi diktator gibi savasiyorlar? Biz de bu isi sonunda becerecegiz, ama gec kalmayalim, faturasi agir olmasin. Turkiyeye ne zaman gitsem, sanki dunyanin gidisine ters giden bir aleme gelmis gibi oluyorum. Konustugum kimselerin hicbir sey umurunda degil gibi geliyor bana. Herkes sanki "Alis Harikalar Ulkesinde" masalini ezberlemis, ona gore yasiyor. Fikrini sordugum insanlarin da ya teshisi yanlis (arkadasim, burasi firsatcilar ulkesi, köse olmaya bakacaksin vs.), ya da tedavi metodu (enflasyon uzerinde kazanc teminine calisacaksin vs.). Acaba ben mi yanlis dusunuyorum? Dogru teshisler koyup, dogru tedaviler yapalim. Her ne kadar su anda zemzem suyuyla yikanmis degilsek de, kendimizi ne kadar duzeltirsek duzeltelim, Avrupa bizi iceri almamak icin yine bir bahane bulacaktir, ta ki ekonomik gucumuzu elde edene kadar. Ondan sonra onlar zaten kendiliklerinden ayagimiza gelirler; degil mi ki, tanrilari para olmus. Ama bizdeki bu savurganlik -gerek devlet icinde, gerekse kisisel- sure geldikce, bu bana hayal gibi geliyor. Ayagimizi yorganimiza gore uzatalim. Ulkemizin butun sorunlarini 550 parlamenterimizin sirtina yuklemeyelim. Onlarin zamanlari az, programlari yuklu. Dogru durust uyuduklarini hic sanmiyorum. J.F.Kennedyi anarak, devlet benim icin ne yapar demeyelim, biz devletimiz, milletimiz icin neler yapabiliriz, diye dusunelim. Bir tane Turkiye var, sokakta bulmadik. Faik Rifki Atayin "Zeytindagi" kitabini hep birlikte bir kez daha okuyalim. Savaslari meydanlarda degil, masa basinda kazanmaya calisalim. Biz buyuk ve guclu bir ulusun cocuklariyiz. Birbirimizi yemekten vazgecelim; birleselim, simsiki olalim. O zaman kimse bize birsey yapamaz. Hepinizi sevgiyle kucakliyorum. Yazara Email: antti.hakala@oulu.fi |
|
| Konuk Yazarlara Geri Dönus |