Tanri, Dünyayi Insandan Korusun

     

Kara kentinde -benim gibi elleri ceplerinde salina salina yürümeyi seven birine göre- oldukça yogun geçen aylardan sonra kendimi, Orta Karadeniz’de bulunan bir deniz kentine atiyorum. Amacim belli: bütün gün deniz kenarinda oturmak, arkadaslarla laflamak ve beynimi simgesel alana dair hiçbir meseleyle yormamak.

Sehrin insana: “ Burada sonsuza dek yasanir” dedirten yerlerine düzenledigimiz gezilerden birinde arkadasimin, on yedi yasindaki kuzeni de bize katiliyor. Merkeze oldukça uzak sahil yolu üzerinde gördügüm, derme çatma kulübeler dikkatimi çekiyor. Yoksulluk, teneke parçalariyla yamanamayacak denli ortada. “Burasi da bu sehrin varosu” diye düsünürken, Yas 17 bana, “ Burada Kürtler yasiyor. Hem hirsizlar hem de pis kokuyorlar”  diye söyleniyor yüzünü eksiterek.

-         “Kaç tane Kürt taniyorsun ki?” diye soruyorum, agzima kadar gelen öfkemi yutmaya çalisarak.

-         “ Bir-iki tane. Hem ben nereden bileyim öyle söylüyor bizimkiler” diye geçistirip yanindakiyle sohbete koyuluyor.

Gözlerim, yanindan geçtigimiz evlerden birinin önünde gördügüm sari saçli çocugun yüzündeki ezilmislige takili kendi içime dönüyorum. Ne kokusu bu? Olsa olsa asagilanmanin ve dislanmisligin kokusu olabilir.

O an çocuklukta yasanmis baska bir âni gözümün önüne getiriyor. Ayni apartmanda oturdugumuz çocuklardan biriyle bahçe duvarinda oturuyoruz. Humeyni Devrimi’nin ilk yillari. Devrilen Sah yönetimiyle beraber, Sah taraftari birçok aile Türkiye’ye irtica etmisler. Bu ailelerden biri de bizimle ayni binada oturmakta. Onlarin üstündeki dairede de, Ankara’daki İran Kültür Merkezi’ne tayin olan Humeyni taraftari ikinci bir İranli aile bulunmakta. Ayni mekanda iki farkli İran. Öylesine oynayacak oyun düsünürken, çarsaflari içindeki İranli kadin yanimizdan geçip binaya girdi. Kadini bakislariyla kapiyi kapatana kadar takip eden arkadasim küçümseyen bir edayla bana dönüp:

-“ Ne zaman bunlarin kapisindan geçsem evleri pis pis kokuyor. Geçen gün de paspaslarinin üzerinde iki-üç tane hamamböcegi gördüm.” diyerek tam sol sakagimin üzerine sözcüklerden bir yumruk indirmisti.

Ben de diger İranli aileyi kastederek onlarin da kokup kokmadiklarini soruyorum merakla. Yanit gayet net, “ onlar da bizim gibi niye koksunlar ki?” Dogru, niye koksunlar ki! Demek ki çocukluk o günlerde törpülenip sekillendirilmeye baslanmisti. Biz de yavas yavas ögreniyorduk/ ögretiliyorduk, kendimizi olumlamak adina “öteki”ni olumsuzlamayi.  Ayirmayi, siniflandirmayi, itham etmeyi, dislamayi ya da “biz”den diye tanimlayarak bagrimiza basmayi.

Kafam “öteki”ne takili olarak kara kentine döndükten kisa bir süre sonra, bammm! NewYork yerle bir. 

Bir varmis bir yokmus dünya adli gezegende Birinci Dünya Ülkeleri olarak bilinen ülkeler arasinda Amerika diye güçlü, maskülen ( ne yazik ki baska ötekiliklere gönderme yapmadan anlatamiyorum) bir ülke varmis. Birgün, güçsüz, feminen olarak bilinen ve maskülen ülkelerin düzenli olarak irzina geçtigi Üçüncü Dünya Ülkelerinden birinde hakim olan yönetim, bu ülkenin, Amerika’nin gövdesinde kocaman bir delik açmis. Birinci Dünya  liderleri öyle sinirlenmisler ki savas çigliklari atmaya baslamislar. Siddetin izlerini yok etmenin yolu yine siddetten geçer düsüncesiyle, ölümü kutsamislar.

Tez: Üsame Bin Ladin teslim edilmedikçe, Tâliban rejimi devrilmedikçe savasa devam. Bu arada hazir elimizi bulastirmisken  Irak’i da bombalayalim diyoruz

Antitez: Afganistan’daki son insan ölene kadar Üsâme Bin Ladin’i teslim etmeyecegiz.

Sentez: Açlik, korku, sefalet ve ölümün kol gezdigi topraklar. Kendi adlarina yapilan seçimlerin sonuçlarina katlanmak zorunda birakilan milyonlarca insan. Savasin büyüttügü yara bere izi dolu çocuklar. Binlerce yil öne çekilen kiyamet, ertelenen yasam...vs

Baudrillard, “ Kötülügün Seffafligi” adli kitabinin sonunda söyle diyor: “ Öteki, kendimi sonsuza dek yinelememi engelleyendir.” Madem kendimizi yinelemek için bu kadar israr ediyoruz; birbirimizin gözünü çikarmadan birarada yasamayi beceremiyoruz, öyleyse varolan sinirlari daha fazla elektrikle yükleyelim. Mayinli bölgeleri arttiralim.  Ülkeler sinirlarini kapatsinlar, sehirler, ilçeler, ne kadar yerlesim birimi varsa hepsi kendi içine kapansin. Hatta herkes kendini evine kapatsin; ayni evde yasadigi ötekilerden korunmak içinde tek tek her insan kendini kendi içine hapsetsin. Yalnizlik çekme olasiligina karsi da herkes yanina bir ayna alsin, cani sikildiginda aynadaki yansimasiyla laflamak için. İnsanoglunun gereksiz hirsindan, açgözlülügünden kaynaklanan savaslarda yeryüzünün, doganin ne suçu var peki? En iyisi toplumsalin ölümü, o öldükten sonra özne ya da nesne olarak birey de kalmayacaktir. Dünyanin insan olmadan çok daha iyi olacagina inaniyorum, siz ne dersiniz?

Melike Diler