007'nin 34'u Ziyareti

a 007 James Bond'un 34 Istanbul'a ilk gelisi Sean Connery devrindeydi.  1963 yapimi From Russia With Love filminde otelleri, tarihi yerleri, cingene mahallelerini ve de vapurla bogazi gezmisti.  Benim nesilden olup da bogazi buyurken tek koprulu bilen ve ikinci koprunun acildigi gunu dun gibi hatirlayanlar icin bogazda cekilmis sahnelerde hic kopru gorulmeyisi cok ilgincti elbette.  Cep telefonu ve Internetle buyumus nesiller icin daha da carpici olsa gerek.  Fakat egzotik film cekmek icin, hele o zamanki gokdelensiz haliyle, Istanbul iyi bir secim olmus.  Eger tarihi yapilarin yanibaslarina modernleri insa edilmeseydi, Mustafa Altioklar Istanbul Kanatlarimin Altinda'yi cekerken manzara sahnelerini Osmanli gunlerine uydurabilmek icin Silicon Graphics'i kullanmak zorunda kalmazdi.  Aslinda modern yapilarla eskilerin ayni sehirde, sehrin yuzyillara meydan okuyusunu simgelercesine, belli bir estetik cercevesinde, yanyana yasamalarina hic itirazim yok, ama yazimizin konusu bu degil.

Bond genelde yabanci ulkelere gidince sular seller gibi o ulkenin dilini konusmaya baslar ya, iste orda cuvallamislar yalniz.  Connery nefis Iskoc aksaniyla bir tesekkur ediyor ki, "tasshhh-cure-dreamsh" diye ezberletmisler sanki.  Aktorlerin arasinda hic Turk yok gibi, cunku Turkce konusanlarin aksanlari bir felaket.  Dediklerinin anlamini bildiklerinden bile suphe ettim seyrettigimde.  Sadece Hasan Ceylan ve Nushet Ataer diye iki Turk aktorun isimleri goze carpiyor, onlarin da rollerini hatirlayamiyorum.  Ayrica Amerikan Konsoloslugunun alt katlarindaki gizli gecitlerden Yerebatan Sarayi'na gecis oldugunu da bilmiyordum acikcasi.  Senelerdir vize kuyruklarinda beklemek yerine Yerebatan'a gidip, konsolosluga iceriden ulasmak mumkun olabilirmis demek ki. Vay vay vaaay.  Sonucta Istanbul'da cekip, gorunuse bakilirsa pek Turk kullanmadan, filmi tamamlamislar.

Ayni sekilde, 36 sene sonra yapilan en sonuncu Bond filmi The World is not Enough'da da, bu sefer Pierce Brosnan'in canlandirdigi ajanimiz, yine Istanbul'u ziyaret ediyor.  Bizim ufacik Kizkulesi'nde ne isler ceviriyor bir bilseniz!! Ingilizce'de soylenis bicimiyle Dubb-loh Seven'in bir kredisi var ki, bunun sanirim dolmasi mumkun degil.  Herhangi bir baska filmde olsa "yok artik...vallahi pes!!" denebilecek bir takim sacmaliklar bu filmde olunca aynen "abi ama bu James Bond yani, olacak o kadar, koskoca gizli ajan hocam, yapma etme..." falan dedirtiyor.  Biz hala Goldeneye'daki ucagin icine atlayisini tartisirken, simdi ortaya cikan yeni materyaller bizi yemek sofrasi ve bar masasi muhabbetlerinde epey goturur.

Benim anlamadigim en ilginc olay, adam nerede ne yapacagini takk diye bilebiliyor.  Mesela Kazakistan'in ortasinda kilometrelerce uzanmis bir petrol borusuna giriyor ortadan acayip bir delikten.  Girer girmez, takk, elini saga atip borunun icindeki isiklari aciyor.  Yaa oglum nerden biliyosun orda isik oldugunu ya...diye patliyordum sinemada.  Ama icimden sadece soyle yumusak bir fesuphanallah cekip gectim.  Belki Ingiliz ajanlik servisinde boyle seyleri ogretiyorlar ("Bond, bugunku konumuz petrol borulari.  Gun olur, Kazakistan collerindeki petrol borularinin birinin icine girmek durumunda kalirsan, unutma ki, girisler su su ve su noktalarda olup, her giristen gecer gecmez saginda isik dugmesi yer alacaktir.  Sasirma.  Haftaya da St. Petersburg'un canli muzik calan gece kluplerini isleyecegiz.").  Belki de sorgulamamak lazim boyle seyleri hayatta.

Patlamalar, bombalar, araclar gerecler falan, hepsini anladik da, benim sikayetim su Denise Richards denilen aktrisle ilgili.  Tamam, yardimci aktorlerden pek bir yardim yoktu filmde (sakalli havyarci dost disinda), ama basroldekiler de bu kadar kotu olmasaydi keske.  Bu hanim, Azerbaycan'da cok dikkatli korunan, gizli bir nukleer fizik laboratuvarinda tank top ve daracik bir sortla, "there's too much hydrogen in these retro-turbines!!" falan gibi heyecan dolu ve anlamsiz bilimsel yorumlar yapiyor film boyunca.  Her cumlesinin sonunda da kalin dudaklarini ucyuzotuzuc dercesine yuvarlak yapip, endiseli bakis pozlari veriyor.  Hele bir yapmacik kizgin pozu var ki, yonetmen soyle demis olmali: "Eeeveeet Denise'cigim, simdi mesela yagmur yuzunden makyajinin aktigini dusun...Hah, aynen oyle cat kaslarini, evet, eveeeet!!!  Kizginsin!! Makyajin akti...cok kizginsin gokyuzune...bulutlara..."  Hatta son sahnede dunyayi kurtaracaklar, deri pantalon gibi birseyle kosusturuyor bu sefer bizimki.  Yahu butun film ayni seyleri giyse anlarim, "yazik, dunyayi teroristlerden kurtarmaktan ustunu bile degistirmeye vakti olmadi kizcagizin" diye dusunurum, ama oyle de degil ki.  Bir yerde tum salon artik kiza gulmeye basladi, her agzini actiginda.  Bu kadar kotu olabilirdi.  Kendisini Wild Things benzeri filmleriyle dolu bir kariyere davet ediyorum.  Takdir edilecek yan(lar)i da yok degildi tabii, ama o muhabbeti baska platformlara tasimamizi oneriyorum. Email adresim asagidadir. Filmden cikar cikmaz Istanbul'daki sahnelerin Istanbul'da cekilmediklerini iddia ettim, netekim sonradan bu dusuncem dogrulandi.  Her sahnedeki arka plan goruntuleri sonradan eklenmis gibiydi.  Zaten yarisindan cogu ya kapali duvarlar arasinda, ya da denizin altinda oldugu icin yedi tepeli sehrimize yollarinin dustugunu sanmiyordum.  Hollywood studyolarinin su tanklari sagolsun, bogazimiz epey temiz gorundu dev ekranda (potansiyel turistlere not).  Sonradan duyduk ki, megersem produktorler Turk'lerle isbirligi yaparak Peri Bacalari civarina bir film seti kurmus, ama dedikodulara gore Sophie Marceau ve diger aktorler vazgecmisler gitmekten.  Halbuki ne kadar heyecan dolu sahneler cekilebilirdi Zelve Vadisi'nde.  Yazik.  Tabii Bond'un gelmeyisiyle dehset Turk medyasi da buyuk bir firsati kacirdi.  Pierce Brosnan TeleVole'ye ciksaydi fena mi olurdu? "Meraba Vole...Tele Vole..."

Filmle ilgili son yorum olarak, ilk baslarda kisacik gorunen Maria Grazia Cucinotta'ya selamlarimi gondermek isterim.  Denise Richards'la ayni filmde olmak ona biraz hakaret olmus.  Ciao, Maria.

Ama yine de biz gurbetteki Turkler hepimiz gidip goruruz bu filmi gibi geliyor bana.  Filmden cikanlara "nasildi?" diye sordugumda ilk cevap, asagi yukari herkes tarafindan, "abi son yirmi dakikasi Istanbul'da geciyor; mutlaka git!!!" oldu.  Ulkemizle ilgili unsurlarin uluslararasi platformlarda gundeme gelmesinden zevk almak huyumuzdur; kanimizdadir.  Amerika'ya ilk geldigimde, sene 1993, buyuk muzik dukkanlarinin Dunya Muzikleri bolumunde, Yunan muzisyenlerinin yanibasinda, hangi Turkler var diye telasla bakinip dururdum. Bulursam alacagimdan degil, ama sanki orda bir Sezen'i, bir Tarkan'i gormenin verecegi mutlulugun ozlemiyle (dipnot: sene 2000 ve Amerika'nin belli basli butun muzikcilerinde Tarkan'i bulabilmek mumkun).  Hatirlayin, Ataturk'u Internet'teki yuzyilin en buyuk komedyenleri listesinde bile bir numaraya cikartali daha bir seneden fazla olmadi.  Amazon.com'dan kitap alisverisi yaparken bazi Turk yazarlarin kitaplarinin Ingilizcelerini "evde bulunsun" diye alan birisi taniyorum.  Sirf romanlarimizin tercume edildigini bile yabancilara gostermek hosumuza gider.  Yemeklerimiz de baska bir hassas konudur: Arap arkadaslarimiz baklava tatlisini sahiplenince cok sinirleniriz.  Yunan restorani menulerinde "dolmades" veya "kokoretsi" gormeye hic dayanamayiz.

 Gercekten dunya ayarina ulasmis bazi muzisyenlerimizin, yazarlarimizin, filmcilerimizin, sanatcilarimizin, veya futbolcularimizin bazilarimiza gore uluslararasi platformlarda yeterince meshur olmadigindan kaynaklanan bu ufak kompleksi de yeniyuzyilda elbet bir gun yenebilecegimize inanmak isterim.  Belki de bu sorunun derinlerinde Osmanli'nin buyuk Imparatorluk yillarindan sonra ortaokul tarih kitaplarimiza gore tum dunyayi karsisina alarak birdenbire kuculmesi yatiyor.  Avrupa'ya ve Dunya'ya artik Hasta Adam olmadigimizi gosterebilmek istiyoruz belki de.  Fazil Say'i New York Filarmoni'yle calarken seyrederken de, New York metrosunda Orhan Pamuk'un Kara Kitap'inin tercumesini okuyan Fransiz kiza gulumserken de, gecen sene Hamam filmini seyreden New York'lularin arasinda Turkce futbol tezahuratlari yaparken de, Madison Square Garden'da onbinlerce insanin onunde basket gururumuz Mirsad Turkcan icin elimde Turk bayragiyla Dag Basini Duman Almis'i soylerken de aklimdan gecen dusunceler bunlarmis demek ki.  Sagolsun 007 sayesinde icimdeki dusunceleri disari vurdum, aydinlandim.  Tum okurlarin surekli aydinlik icin iki saat karanlikta James Bond'u seyretmelerini onerir, bu yuzyilin ilk yazisini da boyle pozitif bir yorumla noktalarim. 

Yalin Karadogan 
12 Ocak 2000 
New York.

Konuk Yazarlar