Iç Hesaplasmalar
Dolu Bir Yil Geçirdi Türkiye...
1995 Aralik ayinda yapilan genel seçimler sonucunda Refah Partisi çogunlugu elde etti. Refah'in hemen arkasindan gelen ANAP, iktidardaki Dogru Yol Partisi'ni arkasinda birakti. Sol kanatta DSP, iki sene iktidar ortakligi yapmis olan CHP'den yüzde dörtlük bir farkla daha ilerideydi.
Türk halki ülkenin durumundan memnun olmadigini tam açikligi ile sandiktan çikan oyuyla belli etmisti. Yillardir korkulan Islamist siyasi görüs Türkiye'de en ileri noktasina eriserek, %22'lik çogunluga eriserek Türkiye'nin en büyük siyasi görüsü oldugunu kanitladi.
1996'nin ilerleyen aylarinda siyasilerin yüzlerini tam açikligi ile ortaya koyan bir tablo izlendi. Koalisyonsuz bir hükümetin mümkün olmadigi bir gerçekti, Refahsiz bir koalisyonun da iki sag parti (DYP-ANAP) arasinda gerçeklestirilemeyecegi merkez sag açisindan maalesef bir trajedi...
Türkiye'nin demokrasi tarihinde 1950'lerden beri bel kemigini olusturmus olan merkez sag görüs, kisisel anlasmazliklar ve koltuk kavgalari nedeniyle bölünmüstü. Merkez sagdaki bu ayrilik kendisini zamanin asimina karsi ve çagin degisimine ragmen yenileyememesini de beraberinde getirdi.
Koalisyon denemeleri 1996'nin ilk alti ayinda basarisizlikla sonuçlandi. Dis ve iç siyasette ve ekonomide hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Çünkü yeni gelen ekip bir eskisinin yaptigini bozmadan edemiyordu. Çiller-Yilmaz Koalisyonu, Çiller'e karsi yürütülen yolsuzluk davalari, parti içindeki ayriliklar ve Çiller-Yilmaz arasindaki kisisel kavgalar nedeniyle sona erdi.
ANAP-DYP koalisyonunun bozulmasinin
ardindan DYP, Çiller baskanliginda REFAH ile yeniden bir koalisyona
hazir oldugunu açikladi. REFAH lideri Erbakan'in bekledigi an gelmisti:
Otuz yillik siyaset yasaminda ilk günlerden beri rüyasini gördügü
basbakanlik koltuguna kavusabildi. Dualari kabul oldu...
Simdiye kadar muhalefette kalmis, yerel siyasette sesini duyurmus olan REFAH'a isleri devralma ve kendini ispatlama sirasi gelmisti. Erbakan, Türkiye'ye hizla yeni bir kimlik aradigini, Bati'ya kayitsiz sartsiz evet demek istemedigini kanitlamaya basladi. Basbakan olarak ilk dis gezisini Iran'dan baslayarak Türkiye'nin dogusuna yapacagini açikladi. Bu, siyasi Islamci çevreler için emperyalist Bati'ya rest çekmek, kölelige benzeyen Amerika kullugundan en sonunda kurtulmak demekti.
Türkiye'nin diger %70'i de karisik bir ruh hali içindeydi: Cumhuriyetin ilk günlerinden beri Bati'yi örnek almis Türkiye, Soguk Savas'ta Amerika'yi destekleyip, kuzeyindeki komünist bloga karsi da bir tampon ülke rolünü üstlenmisti. Soguk Savas sonrasinda da -rolüne tam anlamiyla alisamamis olsa bile- Bati'nin, Dogu'ya köprüsü olmus, Orta Dogu'da da Bati yanlisi ve demokratik bir ülke olarak kalmisti. Yine 1996'da gerçeklesen Israil-Türkiye Isbirligi Anlasmasi, hem ekonomik alanda hem de -en önemlisi- askeri alanda Orta Dogu'da ortak düsmanlara (özellikle Suriye ve Islami Terör) karsi hareket etmeyi öngörüyordu. Iste Türkiye'nin bu tarihi ve aktüel baglarini onaylamadigini defalarca söyleyen Erbakan, ilk dis gezisini Amerika'nin yegane düsmani Iran'dan baslayarak yapiyordu.
Iran, Türkiye için cografi konumu itibariyle vazgeçilmez bir tarihi komsu, Orta Asya, Kafkasya ve Güney Asya ile köprü durumunda olan bir ülkedir. Ayrica Iran'in enerji üreten bir ülke olmasi ve zengin dogal gaz yataklari Türkiye için günümüzde diger enerji aldigi ülkeler arasinda bir alternatif ülke olarak getirmektedir. Özal döneminden sonra senelik 2,5 milyar dolarlik ticaret hacminin 1 milyar dolarin altina düsmesi de göz önünde bulunduruldugunda Iran-Türkiye iliskilerinin düzeltilmesi önemli bir misyondur.
Büyüteç'te yazdigim yazilarda Türkiye'nin Bati ile baglarinin önemini vurgulamakla birlikte Soguk Savas sonrasinda bölgesel liderlik için daha bagimsiz dis politikalarin uygulanilmasinin zorunlulugunu savundum. Bu açidan bakildiginda Erbakan'in Agustos ayindaki Iran gezisinin ve kamuoyunda çalkantili geçen Rafsancani'nin Aralik ayindaki Ankara ziyaretinin, Iran-Türkiye iliskilerinde önemli adimlar olduguna inaniyorum. Rafsancani'nin Anitkabir'i ziyaret etmemesi ne Türkiye'nin laikliginden bir parça kaybettirir ne de Iran'a fazla birsey kazandirir. Iranlilar Anitkabir'i ziyaret etmek istemiyor olabilirler, Türkler de Humeyni'nin kabrini ziyaret etmek zorunda degiller. Ticaret ile ideolojilerin birbirinden ayrilamadigi zamanlarin artik geçtigini düsünüyorum. Amerika'nin, terörü destekledigi için ve uyguladigi rejimden dolayi Iran'a ve Iran'da yatirim yapan Amerikan sirketkerine uyguladigi kisitlamalarin diger Bati devletlerinde ne kadar da hosnutsuzlukla izlendigi ve Amerika'nin bu konuda uluslararasi platformda yalniz kaldigi unutulmamalidir. Ayrica Bati'nin bazi ülkelere uyguladigi rejim nedenli kisitlamalarin, ambargolar ardindaki bu ülkelerde ne kadar ters tepkilerin olusturdugu ve Bati Düsmanligi'ni da pekistirdigi özellikle Orta Dogu'da görülmektedir (Arap-Israil Baris sürecinde ve de II.Körfez Savasi ardindan Arap Dünyasi'nda).
1996'nin son aylarinda önemli gerçekler farkedildi. Erbakan'in hayalini kurdugu G-8, Islam Birligi ve Orta Dogu gibi önderlik arayislarinin gerçekte gerçeklestirilemeyecegi anlasildi. Erbakan, kendi içinde bile birlik saglayamayan Arap Dünyasi ile Islam Birligi'ne baskanlik edemeyecegini fark etti. Ayrica Arap Dünyasi tarafindan ilk planda bir Müslüman olmaktan çok, tarihi anlasmazliklardan dolayi bir Türk olarak algilandigini da anladi. Kaddafi ile yasadigi rezalet ve gülünç durum hayalkirikliginin üzerine tuz biber ekti.
Çifte ünvanli Tansu Hanim (Disisleri
Bakani, Basbakan Yardimcisi), yolsuzluk davalarina hep yenilerini katti.
Disisleri Bakani olarak Amerika'da ve Avrupa'da daha önce tersine verdigi
beyanlara ragmen Erbakan ile koalisyon kurmasi nedeniyle inanilirligini
ve sayginligini yitirdi. DYP içinde kisiligi etrafinda anlasmazliklar
ve ayriliklar baslasa bile bu ayriliklar yeni bir lider seçilmesine
yeterli olamadi. Siyasi hayati her yeni yasanan olay ve skandal ardindan
bitti denildi, fakat Çiller halen var ve DYP baskani. Çiller,
Demir Lady oldugunu kanitladi. Siyasi etik açisindan da en
tartisilir Demir Lady olarak tarihe geçti (ya da geçecek).
Ahmet Mesut Bey, koalisyonu sürdüremedi,
ana muhalefette kaldi. 1980'ler sonrasinda Türkiye'ye Cumhuriyet Tarihi'nde
demokrasi ve liberal ekonomi alanlarinda en büyük atilimlardan
birini basarmis olan Özal-ANAP gelenegini bozdu. Tüm ciddiyetine
ragmen halkin içinde antipatik, asik yüzlü lider olarak
algilandi. ANAP'ta tipki DYP'de de oldugu gibi alternatif lider arayislarina
gidildi ve bu arayis yeni yilda daha da kuvvetlenecege benzer.
Türkiye'de sol kanat geriledi. Ayrilikçilik modasi sol kanadi da zayiflatti. CHP son mahalli seçimlerde %9'a yükselerek DSP'yi geride birakti. CHP ile DSP'nin toplam %15-20 arasinda oldugu tahmin edilmektedir.
Cumhurbaskani Demirel, kendisini
1996'da önemli görevlerin içinde buldu. Demokrasinin ve
laikligin bekçiligini yapmak ordu ile ilk planda ona düstü.
Yolsuzluklar ve devlet-mafya iliskileri konularinda anahtar rolündeki
kisi oldu. Demirel siyasi hayatinin dorugunda istikrarli bir devlet baskani
olarak kalmayi basardi. Fakat yine de fötr sapkasini sallamadan ve
arada da uzun ama içibos sözler söylemekten kendini alamadi.
Insan Haklari, 1996'da Türkiye'nin en önemli sorunlarindan biri olarak kaldi. Türkiye defalarca Avrupa Birligi mekanlari tarafindan uyarildi, maddi yardimlar ve üyelige dogru ilerlemeler insan haklarinda yapilacak ilerlemeler önsartina baglandi. Ve... Türkiye sözünü tutmamaya devam etti. Binlerce insan kah tutuklanarak ya da tutuklanmadan bir daha bulunamamacasina ortadan kayboldular. Cumartesi Anneleri, sessiz gösterileri ile dikkatleri üzerilerine çektiler. Düsünce suçundan aydinlar yargilandi. Devlet liderleri demokrasiye ve insan haklari prensiplerine inandiklarini yeniden son kez açiklamaya devam ettiler. Insan Haklari, sinif tekrarlamak üzere 1997'ye kaldi...
PKK Terörü Türkiye'yi kasip kavurmaya devam etti. Türkiye, PKK ile mücadeleye senelik 7 milyar dolar gibi rekor sayilabilecek bir bütce ayirdi. Güney Dogu'da issizlik ve huzursuzluk devam etti, olaganüstü hal mecburen uzatilmaya devam edildi. Türkiye'nin genelinde PKK'nin patlattigi bombalarla Türk/Kürt ayrimi olmadan suçsuz insanlar ölmeye devam ettiler.
PKK sinir ötesinde de siyasi bir iskambil kagidi olarak kullanilmaya devam edildi. PKK, Suriye'den, Yunanistan'dan (Güney Kibris) ve Rusya'dan desteklenmeye devam etti. Iran, yeni isbirligi ve isinan iliskilere ragmen PKK'yi topraklarinda barindirmama garantisini veremedi. Erbakan, Tahran'a karsi bu konuda taviz verdi.
Türkiye 1996'da kendi gerçegini bir kere daha apaçik bir biçimde tanidi. Yolsuzluklar ve kismen devlet-mafya iliskilerinin ortaya çikmasi (Susurluk Skandali ve arkasi...) Türkiye'yi çalkaladi. Olaylarin bazi devlet erkani ve önemli bürokratik kisilikler etrafinda döndügü ortaya çikti. Halktan gizlenen gerçekler oldugu medyanin yardimiyla topluma yansitildi. Türkiye toplumu, 1996 sonlarina dogru yeni bir duyarlilik dengesine dogru ilk adimini atti. Peki son aylarda mecburen yükselen duyarlik ve elestiri anlayisi, Türkiye'nin bundan sonra daha farkli yönetilmesini getirecek mi? Iste bunu 1997'de birlikte izleyecegiz.
Tüm olumsuz olaylara ragmen 1996'nin Türkiye için önemli bir yil oldugunu düsünüyorum. Türkiye, kendisini yöneten hükümet ile devletin ayrimini fark etti. Kendini yönetenleri en azindan kendi yüreginde teker teker sorguladi. Seçim sonrasi yasanan kaos, siyasilerin gerçek yüzlerinin ortaya serilmesini sagladi. Türkiye, Erbakan'i is basinda yasadi, yapabileceklerini ve yapamayacaklarini örnekleriyle gördü. Ve en önemlisi Refah'in demokratik bir yapiya uyacagini ve Türkiye'de siyasette bir gerçek oldugunu kabul etti, ama demokrasi ve laiklik prensiplerine sadik kalmasini da tercih etti.
Türkiye, 1996'da devletiyle, siyasetçisiyle, bürokratiyla, Dogusu'yla, Batisi'yla, kisacasi kendisiyle yeniden tanisti...
Frankfurt a.M.
Ocak 1997
©COPYRIGHT 1997 TURKIYE NET (Her hakki saklidir).