| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | . | . . |
| . | . | . | Içine çekmek ya da içini çekmek... Geçtigimiz hafta
sonu halledilmesi gereken bazi isleri bahane edip küçük bir tatil yarattim ve
Köycegiz'e kadar uzandim. Kütahya, Afyon , Denizli üstünden gidip; izmir, Balikesir,
Bursa yoluyla istanbul'a geri döndük . Yani bir anlamda iç ve diş Ege'yi hizli bir bir
sekilde dolasiverdik, erken bir baharin kipirtili senliginin esliginde. Her yerde gelincikler, papatyalar açmis, meyve agaçlari ayri bir renk
cümbüsünde... Gündüzleri engin bir maviligin sonsuzlugunu, geceleri de milyonlarca
yildizi seyrede seyrede, kalabalik kentlerin uzaginda, tertemiz bir havayi arsizca
içimize çektik... Bu arada bol bol da içimizi çektik tabii... Binlerce kilometrelik bir
yol boyunca gördügümüz çarpik, çurpuk yapilar, kamburlasmis bol çukurlu yollar,
küçücük köylerin bile tepesine çöken kaçak kömür dumanlarinin yaydigi zehirli
gazlar, yagmalanmis orman alanlari, çarpisan otomobiller gibi giden yüzlerce özel
araç, otobüs ve kamyon...Konaklamak zorunda kaldigimiz yerlerdeki uygarliktan hiç
payini alamamisliligin göstergesi davranislar ve pislik...Dogrusu iç çekmekten öte
üzücü ve hatta öfkelendiriciydi tüm bunlar. Bu kisa yazinin içinde bir kismini paylasip içimi dökmek istiyorum.
Bir de merak ettigim bazi sorular var. Örnegin Bilecik ve Bozüyük'e çok büyük
yatirimlar yapilmis, her yerde fabrikalar, tesisler...Peki neden bir keçiyolunda binbir
tehlike içinde tasiniyor bu mallar? Adapazari kavsagindan sonra gerçek bir iskence
basliyor yolda. Sira sira kamyonlar,kendi kaderine terk edilmis bir asfalt bozuntusu
yolda, dehset verici bir basibozuklukla gidiyorlar. Üstelik yolun yanibasinda bir de
demiryolu var, o da antik çaglardan kalmis gibi yalniz ve bakimsiz. Bu "trenle
tasimacilik" acaba Türkiye'de yasaklandi da bizim haberimiz mi yok... Kütahya yönüne sapinca biraz daha rahatliyoruz, araç yogunlugu bir
ölçüde azaliyor. Kiraç bir arazi...Bir süre sonra azot fabrikasinin koyu dumani bu
eski kente yaklastigimizi haber veriyor, yolun iki yaninda çini fabrikalarinin satis
merkezleri. Kütahya gecekondulasmayi seçmemis bir kent izlenimi veriyor insana, daha bir
dogru dürüst genisleyip, gelisiyor sanki. düzgün bloklar ve bir çevre özeni
görülüyor. Buranin ardindan duragimiz Afyon. Yol, tatilciler için mi, ya da hangi
nedenle bilmem elden geçirilmis, genis, rahat ve çilgin olmayan sürücüler için
güvenli. Yol kenarlarinda ufak yerlesimler, iki üç agaç, genel olarak daglar, daglar,
daglar ve aralarda düzlükler. Buraya gelinince ünlü ikbal'de yemek yemeden geçilmez.
Oturup bir güzel karnimizi doyurduk. Sonra pitirak gibi tüm Ege kentlerine yayilmis
Amerikanvari alis veris merkezlerinden birkaçini dolastik ve tekrar yola koyulduk. Göl kenarlarindan geçtik, irmaklar boyunca gittik. Evler hep daglara
dogruydu. Türkler suyla iliskilerini nedense pek dengeleyemiyorlar galiba... Ya dere
yataklarina konduruyorlar evlerini, ya da ona tümden sirtlarini dönüyorlar. Her neyse,
yalniz yalniz akiyordu sular, insanlar kiraç topraklara bakan derme çatma, bakimsiz
evlerde oturmayi tercih etmislerdi. Dinar'i görünce, geride kalan evlerin de yikilmamis olmasina çok
sastik. Oradan buradan toplanilip üstüste konulmus tahta, tas, kerpiç yiginlarina ev
denilebilirse eger. Devlet yardimiyla yapilmis bloklarin pencere ve balkonlarindan binbir
renkte çamasir, hali, kilim sallaniyordu. Doganin yol açtigi felaketleri engellemek
olanak disi ama herhalde uygarlik buna karsi tedbir alabilmek olmali. Ne yazik ki, bir
baska ayni siddetdeki depremi bekliyor gibi oradaki kalan eski yapilar. Göz göre göre
hem de... Denizli kocaman bir kent, genis caddeler, modern is hanlari, parklar ve
göz gözü göremeyecek kadar sisli puslu bir hava. Ne yazik ki bunun nedeni de yogun
kirlilik. Nefes alinamayacak derecede berbat bir kirlilik, insanin genzi ve gözleri
yaniyor. Kent disina çikarken ayni çarpik yapilasma. Yani insanin gözlerini baglayip
gezdirseler. Neresi Denizli, neresi Çine, neresi istanbul anlamak mümkün degil.
Tugladan uyduruk evler, tepelerinde pasli demirleriyle yarim insaatlar, çamurlu yollar ve
bol bol çanak anten...Sokaklarda inanilmaz sayida çocuk...Ama agaç yok, su yok, temiz
hava yok, kanalizasyon yok, adam gibi yasamak için gerekli hiç bir sey yok. Yasami
güzellestiren hiç bir sey yok, doganin verdikleri de yok ediliyor... Böylesi bir kara tablonun nedenlerini bulup çikarmak o kadar kolay degil. Acaba milli gelir dagilimindaki asiri dengesizlik mi, yoksa kentsel birikimin yoksunlugu mu ? Ne var ki su kesin, bizde yasam gustosu eksik. Çogumuzda ortak olan bir tavir var: Hiç bir yeri gerçek anlamda sahiplenip bütünlesememek, bir az sonra oradan gidecekmis gibi talan ve yagma psikozu içinde yasamak.
Solmaz Kamuran © COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |