.
. .    
. . .

Hey, orada kimse yok mu?

Kaliplasmis düsüncelerin pesisira gitmek, kaliplasmis davranislar sergilemek, kaliplasmis cümleler söylemek...
Hic sorgulamadan; sanki dogabilmek icin, dogmadan önce yapilmis acimasiz bir sözlesmeye uyarcasina, üc bes kurus ya da üc bes kurus bile etmeyecek bir uzlasma icin sessiz kalmak...Soru sormamak, bakar kör gibi davranmak, hic cani yanmiyormus; eti, ruhu acimiyormus gibi yürüyüp gitmek hayatin patikalarinda, ara sokaklarinda, ana caddelerinde...
Sanki bir biz, bir de yürüdügümüz yollar mi var?...
Hey orada kimse yok mu?...
Oysa her yer ne kadar da kalabalik görünüyor, yoksa bize bir sey mi oldu, kötü bir sey? Neden hic irgalamiyor bizi cig altinda kalan o gencecik erler?
Niye sormuyoruz, bu nasil oldu diye, onlar niye oradaydilar diye?
Neden merak etmiyoruz ki, tam o anda ne konusuyorlardi, gülüyorlar miydi, sevgilisini düsünenler kac kisiydi, cani cukulatali bir gofret isteyen var miydi aralarinda?
Onlar bizim cocuklarimiz, dogurdugumuz cocuklar... Sabaha karsi ateslendiklerinde alinlarina sirkeli bezler koyup, boyunlarina sarimsakla ezilmis aspirin sardigimiz cocuklar; Allah'la ugurlarina "ne olur yeter ki iyilessin, sonra istersen canimi al " diye pazarliklar ettigimiz cocuklar; talihleri icin sadakalar verip, adaklar adadigimiz, kuru agaclara caputlar, pacavralar bagladigimiz cocuklar...
"Biraz haylaz..." diyen ögretmeninin karsisinda ezilip büzülüp " ama cok calisiyor" diye savundugumuz cocuklar; komsu kötü sesiyle azarladiginda kapi agzinda korkusuzca savundugumuz, "kilina dokun da göreyim" diye korudugumuz cocuklar...
Üsüyüp hastalanmasinlar diye koynumuza aldigimiz, hirkalarimizla sardigimiz; sevdigi kiz burnunu kivirip, ruhunu kanatinca, hirslanip ondan habersiz intikamini almak icin bir anda acimasiz bir masal kaynanasina dönüsüp agzimizdan köpükler sactigimiz; azicik geciktiler mi pencere pervazina yapisip, bir an önce gelsin, diye beklerken sonsuz bir gözyasi senaryosu icinde ugrunda kahroldugumuz cocuklarimiz...
Bu cocuklari biz sokaklarda bulmadik...Onlari istedik, onlari karnimizda tasidik, onlari emzirdik, onlari büyüttük...Onlari delikanli ettik; kiskana kiskana, baktikca burnumuzun diregi sizlaya sizlaya... Her seyleri tören oldu bizlere; dogumlari, ilk anne-baba deyisleri, sünnetleri, okula gidisleri, terleyen biyiklari, ilk asklari...
Biz, onlar icin dogmustuk sanki:
Oglum asure sever pisireyim, oglum yesil kazak sever öreyim, oglum uykudan uyansin gezdireyim... Ah oglum bir büyüsün de onu evereyim, ah o günü bir göreyim...
Göremedik, göremedik, göremedik...
Büyüttügümüz cocuklar, sözde "savas" olmayan bir ülkede asker olup öldüler...
Biz hic bir sey diyemedik...
Soramadik....Neden, diye... Sormadik...
Üsümesinden korktugumuz cocuklarimiz koca ciglar altinda kaldi; sobadan elleri yaninca icimiz tutusurdu, gencecik bedenlerini mermiler kavurdu; dizleri kanayinca aglardik, bacaklarinin yerine tahta parcalari konuldu... Uzun ömürlü olsunlar diye makasla kesmemistik bezlerini, elimizle yirtmistik, sonra o bezleri kefen yaptik...
Gömdük onlari topraklara kendi ellerimizle...
Ve soramadik ... Neden, diye...
Sormadik...
Bize ne oldu?
Niye hic canimiz yanmiyormus; etimiz , ruhumuz acimiyormus gibi davraniyoruz?
Onlari biz dogurduk, onlar bizim cocuklarimiz... Yoksa unuttuk mu onlari, o sevdigimiz, taptigimiz cocuklari? cig altinda kalan, kursunlanan, bombalarla bedenleri, siddetle ruhlari parcalanan cocuklari...
Nerede bulacagiz bir daha onlari?
Hayatin patikalarinda mi, ara sokaklarinda mi, ana caddelerinde mi?...
Yoksa hep gec kalan saat kulelerinin cinlattigi meydanlarda mi?
Hey, orada kimse yok mu?...

Solmaz Kamuran

26 Mart 1998

© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .