.
. .    
. . .

Yazi yazmanin ve kurban kesmenin açmazlari...

Bazen yazi yazmak çok zorlasiyor... Bu, asla ondan sikilmak ya da bikmak anlaminda degil.

Yazmak... Duygu ve düsüncelerini kagida , kaleme dökmek; yani basit bir anlatimla “içini disina çikarmak” , “soyunuvermek” ... Bu yedi bin yillik kutsal ve gizemli ugras, insanin bir süre sonra asla vazgeçemedigi bir ayin halini aliyor... Bedeli ne olursa olsun, onsuz yapamadiginiz bir baglilik, hatta bir tutku bu... Adinizi ve soyadinizi hatta soyagacinizi asan bir yüce ask iste ...

Gerçi zaman zaman, hatta siklikla, yani laf aramizda “neredeyse her defasinda”, beyaz kagidin, ya da simdilerde beyaz ekranin karsisina oturunca bir korku sarmiyor da degil insanin içini... Yazi yazmanin, her gün “arena”da “boga”nin karsisina çikmaktan pek bir farki olmadigini düsünmüsümdür hep. Ama, simdi sözünü ettigim daha farkli bir endise... Yazdiginin yanlis anlasilabilecegi korkusu, yani konuyu yetersiz anlatabilme olasiliginin yüksekligi... Samimi, dürüst ve içten olacagim, derken; “yalanciligin” olmasa da “palavraciligin”, “popülizmin”, “sahteci”ligin içine düsüvermek, hatta bazen “ucuzlugun” uçurumlarina yuvarlanmak... Dogrusu bu pek de olanak disi degil; özellikle de tabu ya da dogmalarla ilgili bir seyleri kurcalarken...

Vatanperverlik tartismalari dogmatiktir ülkemizde, dindarlik da tabu sinirlari içinde...Ne yazik ki, mesleksiz ve gerçek üretimden yoksun bir kalabalik oldugumuz için, bireysel ve toplumsal varliklarimizi bu iki konunun parantezleri içine sikistirip gitmeye, onlara dört elle sarilmaya alismisiz bir kez... Ve bu iki konu üzerine kurulan konusmalar, yazilan yazilar, gösterilen davranislar, en beklenmedik anda öyle tepkiler yaratabiliyor ki, selami sabahi dahi sifirlayabiliyor dostlar arasinda. Ve bazen de ödenecek bedel daha da agir olabiliyor; dogaya aykiri, duraganliktan yana gelenek, görenek ve yasalar karsisinda...

Evrenin niteligi statik degil, dinamiktir oysa... Dünyamiz da dahil evrende ne varsa sürekli bir degisim içindedir. Gelenek, görenek ve aliskanliklardaki tutuculuklar bagnazlasarak, bu tür tabu ve dogmalarla güres tutan düsünce ve yazi adamlarini hemen afarozlamaya kalkiyor azginca...

Peki, bir yazar ne yapar bu durumda?... Amannn, ne sis yansin ne kebap mi , der, kösesine çekilip; yoksa rüzgarlara göre dümen mi tutar ortak bir yagmadan sonra kapacaklarinin ince hesabiyla?...

Tarihin tanikligiyla da biliyoruz ki, bir yazar bunu yapmaz... Ama bir yazar da, neden gerektiginde ille de kahraman olmayi göze almalidir? Üstünde daha çok düsünülmesi gereken bir soru bu. Pek çok kisinin aklindan, yüreginden geçirip geçirip, birakin yazmayi en yakinina bile fisildayamadigi sinirsiz saçmaliklari, uyuzluklari, alçakliklari hep yazar mi dile getirecektir kalemiyle?... Üstelik de, neredeyse derisi yüzülürken ki - bu da gelmistir bir kisminin tarih içinde basina- hakliliginin en azindan birkaç yüzyil sonra anlasilacagini bile bile...

Yapmayalim arkadaslar, yazarlari alisageldigimiz ucuz yöneticilerle karistirmayalim. Onlarin ne melon sapkalari var toplumsal parsayi toplamak için, ne onu bunu bir soyutun pesinde somut bir ölüme gönderebilecek güçte hamasi piriltili pirinç yildizlari, ne de ilahi adalet namina el, kol, kafa kestiren alaca karanliklarda tütsülenmis kutsal kurallari...

Bir beyinleri var; kafanizi gökyüzüne kaldirdiginizda, hani hep sönecekmis gibiyken, yeniden ve sonsuz bir sekilde göz kirpan yildizlar gibi... Bir de yürekleri; çogunlugunkinden daha hizli çarpan ve ne yazik ki çogunlugunkinden daha önce duran, belki de bir baska anlatimla, bu kadar “absürd riya” ya dayanamayan... Öyle ya, “yalanciligimiz” bizi kaç adim öteye götürüyor, götürdü, götürecek, götürebilir?...

Ben yalanciligimi birakip simdi itiraf ediyorum, çünkü birkaç adim ileriye gitmek istiyorum kendimce:

“Seker Bayrami’ni seviyorum, hep de sevdim...Ama, “Kurban Bayrami”ndan hiç hoslanmiyorum...”

Sanirim bunun nedenleri, küçücük bir kizken, komsunun bahçesinde günlerce sevdigim kinali bir koyunun, bir papatyali melamin tabaga dogranmis kaburga etine elim dokundugunda beni irkilten sicakliga kadar uzaniyor...

Yüzyillardan bu yana inançlarinin pesisira insanoglunun sürükleyip getirdigi avlanma içgüdüsü ve bu avla övünmenin sonuçlari artik biraz degisemez mi?

Yoksullarin karninin doyurulup onlari sözde mutlu etmenin yolu, yilda bir gün, arka bahçelerde hayvan bogazlamaktan mi geçmekte sadece?

Adil bir milli gelir dagilimi, daha yüksek bir üretim ve insan “beyninin” kolundan, bacagindan , kalçasindan ve hatta üreme organlarindan daha degerli oldugu bir çagdas düzen gibi...

Inanç sahibi olmanin bir kaniti da yoksullari unutmamaksa, ulusal gelirin daha dengeli bir dagilimi, daha yüksek bir üretim, en az yilda bir kez kurban kesmek kadar önemli degil midir?

Insan beyninin isiklisini sürekli cezalandirip; haram pazarlarina mutfak degil, insaat kepçesiyle nasil dalinacagi hesaplariyla yasamanin kefareti, gerçekte yoksullardan çok akrabalarla yakin dostlara dagitilan bir kurban etiyle ne kadar ödenebilir ki?...

Solmaz Kamuran

5 Nisan 1998

© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .