| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Sultanahmet meydaninda yapilan bir geziden sonra Sirkeci- Eminönüne inmenin en güzel yolu , Gülhane Parkinin asirlik agaçlarinin tozlardan süzülmüs serinliginde yürümektir denize dogru... Gerçi eskisi kadar sakin degil park, hatta gürültülü bile sayilabilir. Yolun iki yanina göçebe çadirlari gibi kurulmus binbir çesit ucuz esya satan seyyar dükkanciklardan yükselen kakofonik müzik insani rahatsiz etmiyor degil. Ama olsun, yine de araba kornalarinin çildirtici patirtisi ve egzoz gazlariyla dolu bir yoldan çok daha iyi... Kizim Isilla, görkemli Sultanahmet meydanina yaptigimiz hos geziden sonra biz de evimize dönmek için bu yolu tercih ettik ve parkin önündeki giselerden biletlerimizi alip girdik içeri. Bir süre yürüdükten sonra aklima yillar önce babamin beni götürmüs oldugu küçük hayvanat bahçesi geldi : - Haydi gel, bir de birlikte bakalim, dedim. Parkin yan tarafindaki tel kafesli bölümlere dogru yürüdük. Ilk dikkatimizi çeken sey , yogun ve agir hatta iç bulandirici kokular oldu. Üç bes çesit hayvanin barindigi yerler inanilmaz bir pislik içindeydi. Sanki her çesit hastalik kol geziyor gibiydi... Biri disi biri erkek iki kurt ,sirtlari, kulaklari keneler içinde ve büyük bir olasilikla uyuza yakalanmis, aci çekiyorlardi. Erkek olan küçücük kafesin kenarinda uzun uzun uluyordu, yakarir gibiydi Tanriya umarsizca , disi bitkin inliyordu yigilip kaldigi katmerli bir pislik içindeki bos su tasinin yaninda... Çocuklariyla oradaki bedava halk konserlerden birinde önlerden yer tutmak için erkenden gelmis bir kadin: -Ulu, ulu da basini yersin insallah, dedi... Önce sinirlendim kadina ama, sonra da düsündüm ki hiç olmazsa oldugu gibi , zaten hayvanat bahçesini hedefleyip gelmemis ki, geçerken bir bakiyor o kadar. Yani en azindan sahtekar degil, kendisi gibi davraniyor, annesi gibi, babasi gibi, hayati hayvanat bahçelerinde geçmis numarasinda degil yani... Kurtlari ve onlara belalar yagdiran kadini orada birakip ilerledik. Bir sonraki kafese, bedeni ancak sigabilmis bir talihsiz manda konulmustu, onun da yanindakine iki zavalli siska esek... Kafesin üzerinde çok aydinlatici bir sekilde merkep yaziyordu. Türkçenin zenginliginin yitirilmemesi için yapilmis bu çalismayi saygi ve begeniyle karsiladik... Birkaç adim ötede kartal, akbaba, sahin cinsinden birkaç çilekes yirtici kus kipirdamadan tevekkül içinde oturuyordu. Keçiler açliktan mi, sikintidan mi bilmem pasli demir kafesleri kemiriyorlardi. Tek hörgüçlü iki deve, intihara kararli ama bunu nasil yapabileceklerini bilmeyen bir havadaydilar. Biri rigerini öldürse geridi kalan iyice tozutacakti, resmen bunalimdaydilar... Karmakarisik cinslerden olusturulmus maymunlar grubu ise diger hayvanlara göre daha anlamli gözleriyle, aci içinde bakiyorlardi "el insaf" dercesine... Isil aglamaya basladi ve sessizce hiçkirarak: - Gidelim, dayanamiyorum, dedi... Benzer bir zavallilik içinde yasamaya mecbur edilen iki ayinin bögürmelerini, tüyleri dökülmüs muhabbet kuslarini, pet-shoplarda çifti 250 dolara su içinde satilan biçare Hint bülbüllerini ve baslarina gelenleri anlayamadan beton zeminde habire yiyecek bir seyler arayan yaban tavuklarini geride birakip , bu harika hayvanat bahçesinden kaçarcasina çiktik. Hayvanlarin içinde bulunduklari ortamin detaylarini gerçekten yazmak istemiyorum, çünkü inanilacak boyutlarda degil pislik ve bakimsizlik. Daha çok, bir temerküz kampinda yok edilmeyi bekleyen genosit kurbanlarina benziyordu zavallilar... Hamburg, Paris, Londra, San Diego gibi kentlerdeki hayvanat bahçeleri hizla geçiverdi gözlerimin önünden. Los Angeles Marinasinin kenarinda öküzü , inegi, tavugu ve tavsani bilemeyen kentli çocuklar için yapilmis dogal bir çiftlik ortamindaki parki görünce içine düstügüm saskinligi hatirladim ve o gün bu ne simariklik diye düsündügüm için bugün utandim. Demek ki hayvanin da talihsizi oluyordu... Ve bu insan eliyle yapildigi için çok daha elim oluyordu, bir de vahsice, utanmazca... Havasi degissin diye, hemen o anda aklima gelen bir fikrayi anlattim kizima:
Orta karar bir esnaf, komsusu Levanten tüccara bir konu danismak üzere gider. Bizimki saglam üsütmüstür, aksirir, öksürür durmadan. Tüccar karisina döner ve: -Çabuk bir punch hazirla komsuya, der. Alisik olmadigi ama hosuna giden bu sert içkinin ne oldugunu sorar esnaf. Aldigi cevap: -Biraz kahve, biraz da konyak, olur. Eve dönünce karisini yanina çagirir ve tüccardan ögrendigi gibi punch tarifini yapar karisina ve gribine iyi geldigi gerekçesiyle bir bardakhazirlamasini ister ondan. Kadin mutfaktan koca bir bardak punchla döner, hevesle içkiyi yudumlayan adam, neredeyse kusmak üzere, firlatir bardagi yüzünü burusturarak: - Nedir bu rezalet, ne yaptin, der. Kadin omzunu silker: - Aman, der, ne yapacaktim, evde kahve kalmamisti çay koydum, konyak desen bizde ne arar, bastim içine rakiyi... Iste hayvanat bahçesi de rakidan yapilan punch misali. Olsun diye konulmus oraya... Ama bazi seylerin sahtesi olmuyor, olamiyor. Hele de bilime dayanan islerin. Yüzlerce yil önce insanla hayvan arasinda bir doga köprüsü olmasi amaciyla kurulan ve günden güne gelisip, modern tibbin, çevre bilimin, zoolojinin deneysel bir gelisim alani olan - hatta günümüzde yok etmekte oldugumuz hayvan cinslerinin kurtulus yuvasi haline gelen- hayvan parklarinin sahtesi ise iç bulandirici, utandirici ve toplumun çagdas yasam sinirlarinin nerelerinde oldugunun gerçek bir aynasi sanki... Kimileri söyle diyebilir bu noktada : -Canim oradan çiktiktan sonra görmediniz mi, binbir tükürük ve balgamla dolu Galata köprüsü üzerinde en az bes dilenci yatiyordu kaldirimlarda ; birinin sol ayagi kopuktu, biri çolakti, digerinin gözleri kördü, kucaginda neredeyse yeni dogmus çocugunu sallayan kadin tüberkülozluydu, plastik çanaginin yaninda titreyerek yatan ise gerçek bir akil hastasiydi. Ya gelip geçen o yüzlerce yoksul ve perisan insan? Her sey bitti de sira hayvanlara mi geldi yani?... Iste bu mantik litrelerce kan içindeki tek bir frengi hücresi gibi... Ölümcül...Ve hep geriye götüren bir mantik... Sorun insanlarla hayvanlar arasinda yapilan bir tercih degil. Evet, mesleksiz insan kitleleri, bu ülkede büyük bir gelir dagilimi adaletsizligi içinde yok olup duruyorlar ama onlari kimse dogal ortamlarindan zorla koparip kafeslere koymuyor "batililasma" adina... Neden ille de hayvanat bahçesi? Bu denli agzina yüzüne bulastirdiktan sonra... Aklima ilk gelen, bunun da çagdas olmanin geregi olarak yapilan gibi gibi lerden biri oldugu... Sanki sanatçiymis gibi, sanki çevreciymis gibi, sanki her seyi sip diye anlar ve çözümler getirirmis gibi... Gibi, gibi, gibi... Yani yerseler, yedirebilirsen; bal gibi de idare edersin. Gerçek bal olmasa da, bal gibi olabilir, seker tadinda yani... Kafana bir sapka takarsin, eline bir cep telefonu alirsin, üç bes Ingilizce laf edersin, her insaati çagdas medeniyetin bir aniti diye açarsin, dügünlerde havayi fisegi patlatirsin, kafelerde tiramisuyla capuccino istersin, hiç kafanin basmadigi konusmalari hi hi , hi hi... diye geçistirirsin, birkaç kisi kafayi çekince karsilikli "yok abi yaa, sen büyüksün, haydi serefe..." dersin... Yani hep taklidini yaparsin gerçegin. Ama nereye kadar, ister misiniz buraya kadar olsun? Burjuvazisi, kentsoylulugu, yerlesikligi, üretimi olmayan topluluklarin hayvanat bahçeleri hiç olmuyor... O bahçelerden çagdasliga giden yollari da...Yoksa var da, ben mi bilmiyorum?... Solmaz Kamuran 7 Haziran 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |