| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Avrupada iki kent... Varolus tarihlerinin cok cok eskilere dayanmasina karsin asla kohnelesip sonmemis; dunun buyuk, bugunun kucucuk iki kenti...Tipki eski parlakligini yitirse de, mat sarimsi isigiyla uzayin sonsuzlugunda bir gecmis zaman feneri gibi goz kirparak duran yildizlar misali iki kucuk kent: Ispanyanin dehsetengiz Toledosu ve Belcikanin sevimli Brugesu... Her ikisinin de parke tasli dar sokaklarinda dolanirken, binbir gizemle orulmus bir gecmisin sesleri sanki adimlarinizinkine eslik ediyor. Kipkirmizi sardunyalarin susledigi iki katli, aydinlik yuzlu Bruges evlerinin vitrayli dar kapilari ve Toledonun kahverengi taslardan orulu, birbirine sikica dayanmis evlerinin kadin eli bicimi tokmakli yuksek kapilari arkalarinda ayni sirlari saklar gibiler... Romalilardan bugune ulasan bir yasanmisligin sen sakrak kahkahalari ve derin acilarin kahirli ic cekisleri fokur fokur kaynamis bu potalarda belli... Biri demis ki: Kentler de kadinlar gibidir, sen ne kadar bakarsan o kadar gorunurler... Haydi gelin once biraz Brugese bakalim, bakabildigimiz kadariyla...
Brukselden her yarim saatte bir kalkan trenlerden birine atlayip tutuyoruz yolu. Iki tarafta dumduz uzanan yesil cayirlar ve uzerlerinde salinan tombul inekler, kosusturan atlar, kanal kenarlarinda salkim sogutler, sik kavaklar. Tek katli, belli ki yazlik olarak kullanilan prefabrike evcikler ve ozenli bahceleri... Mevsim neredeyse yaz ortasi, gunes tum sevecenligiyle kucaklamasa da oksuyor en azindan. Uzaklarda bir yerde rengarenk balonlar nazli nazli saliniyor bulutlarin arasinda. Arada bir, minik can kulesiyle kartpostal koycuklerinden biri gelip geciyor penceremizin onunden. Trene bindigimden mi yoksa doganin benzerliginden mi cikaramiyorum ama cocukluguma ve anneannemin Edirne -Karaagactaki yaz evine gidiyorum bir anda. Kanallar oluyor Meric Nehri, kiliseler Istasyon binasi, kopruler zaten hep ayni kopru ve ben kosturuyorum bahcelerde elimde ucurtmam... Cok da uzun surmuyor gecmise yolculugum cunku tren duruyor, iste geldik Brugese, Brukselden burasi yalnizca elli bes dakika. Her tarafa asilmis tarifelerden donus saatimizi ayarlayip cikiyoruz disariya. Park edilmis yuzlerce bisikletin arasindan gecip basliyoruz genis ve agaclikli yoldan yurumeye kirmizi damli evlere dogru. Kanallar ve uzerlerinde nazli kugular, yaramaz ordekler, dallarini sulara uzatmis yesilliklerde sakiyan kuslar...Ve bes dakikada ulasiyoruz sakin sokaklarina kentin. Sessiz ve huzurlu bir sade guzelligin icinde yuruyoruz. Ozenli bir renk armonisinde dizilmis saksilar, dantel perdeli cam kenarlarinda biblolar . Cit yok. Acaba bizden baskalari yok mu, derken civil civil bir carsiya cikiveriyoruz. Binbir cesit hediyelik esyayla dolu dukkanlar, dondurmacilar, cukulatacilar. Galiba aciktik... Adimlarimiz bizi kentin restoranlarinin yanyana dizildigi meydanciga surukluyor. Ortada bir heykel, bir degil pek cok heykel ama eskilerden kalma degil, cok yeni. Deniz kizlari, balikcilar, bisikletliler anitlasivermis bir ustanin ellerinde ve sipir sipir akan sular icinde. Insani ezmeyen olaganustu sicak bir yapit, memesinin ucundan su fiskiran deniz kizinin yaninda resim cekiyoruz. Sonra yemegi erteleyip atliyoruz bir faytona. Arabacimiz pos biyikli koca sakalli bir babacan ihtiyar, elinde kamcisi, basinda sapkasi... Arabamiz da hatiri sayilir buyuklukte, bizden baska alti kisi daha var, koca sari kuyruklu yakisikli bir katana cekiyor. Basliyoruz minik turumuza... Once kanal kenarlarinda dolaniyoruz sonra sokak aralarina daliyoruz, minik koprulerden geciyoruz, yari Fransizca yari Ingilizce rehberimiz anlatiyor: En eski ev, en eski bahce, en eski kilise ve eliyle simdilerde yaslilar yurdu olarak kullanilan bir buyuk binayi gosteriyor. Sira sira odalar, odalarda cam kenarlarinda yasli kadinlar, yasli adamlar, tek baslarina... Bize yorgun yorgun el salliyorlar gecmisten, biz de onlara kocaman faytonumuzdan, kalbimizde bir yalnizlik korkusunun kokusunu duyarak ve hafiften tedirgin olarak.... Kendime soruyorum, zamanin hizini anlayabildin mi ya da yalnizliga hazir misin ve daha fazlasina? Cevabimi duyamiyorum , parke taslarda yankilanan nal seslerine karisiyor... Turumuz basladigimiz yerde bitiyor. Inip sira sira restoranlarin kapi onlerine koyduklari menulerini inceliyoruz ve daliyoruz birine. Gozluklu, hafif sehla bakisli garsonumuz once hic bir seyi algilayamiyormus gibi duruyor ama onyarginin sacmaligini bir kez daha goruyoruz; nefis bir servis ve nefis bir yemek, antresiyle, etiyle, tatlisiyla. Espressolarimizi icip yine atiyoruz kendimizi carsiya. Bir iki kucuk hediyeyle sonlaniyor avare dolasmamiz. Kentin ortasindaki alanin kafelerinden birine cokuyoruz, karsimizda koca can kulesiyle sapel, belediye binasi, meydanin kenarina dizilmis fiyakali arabacilariyla faytonlar, fotograf ceken turistler, kimi gitar kimi agiz armonikasi calan muzisyenler... Sari, kirmizi, yesil, mavi tenteli restoran, bar ve kafelerin onleri cesit cesit insanla dolu. Bir sey dikkatimi cekiyor, genclerin sayisi cok az, daha cok yasli var ortalikda. Ozellikle de bakimli , saglikli gorunuslu ve sik, orta yas sinirini coktan asmis kadinlar... Onlarin yasiti olan erkekler aklimdan geciyor, Ikinci Dunya Savasi, insanlarin cektikleri acilar... Canlar basliyor calmaya... Can kulesinin altina kocaman bir afis asilmis, Salvador Dali Sergisi... Galerinin koridorlarinda Gargantuanin, Alice Harikalar Diyarindanin, Don Kisotun ve baska onlarca yapitin olaganustu illustrasyonuna bakarak dolanirken bu kez aklima deha ve dahi kelimeleri takiliyor; bir de kucuk tirnak kadar yasayip, seytan tirnagi kadar uretenlerin gurultusu, bir cesit kakafonik bit senfonisi misali... Bruksele donen 18:50 treninde, binbir zorlukla buldugumuz sigara icilen bolumde koltuguma yayilip keyifle marlbromu yakiyor ve daliyorum yine yesil kirlara, sogutlere, kavaklara, kucagimda Dalinin dort mevsimi canlandirdigi dort illustrasyonunun reproduksiyonlari... Acaba onlari salonun neresine koysam?... *** Toledo yollari bozkir, Toledo yollari yaman, Toledo yollari alaz alaz... Madridden kalkan otobusumuz kendi ulkemizinkilere hic benzemeyen bir hizla ilerliyor otobanda, hic acele etmeden, en sag seritte... Ben yine cam kenarinda arsiz bir istahla her gordugumu yutarcasina atiyorum bellegime... Sanki gozle gorulebilen bir cehennem sicagi yukseliyor sarimsi, kahverengimsi kirac topraktan. Genellikle duz bir alanda gidiyoruz. Aralarda mesa denilen yukseltiler..Uzaklarda fabrikalar ve onlarin lojmani oldugunu dusundugum kucuk evler gorunuyor. Birkac da agac... Acimasiz bir doga ve insanin onunla kiran kirana mucadelesi. Bu topraklardan urun almak aslanin agzindan ekmek almaktan da zor olmali. Onlar da bunu anladiklarindan yorede sanayi yatirimina agirlik verilmis. Tabii bunu Ispanyol ekonomisi alanindaki arastirmalarimdan oturu degil, her tabelayi okuyarak mucizevi bir sekilde Ispanyolcayi sokmeye calisirken ogrendim. Neredeyse her dilde anlasilir bir sekilde koca bir levhada "Sanayi Bolgesi yaziyordu... Cok sasirdim, ortaligi duman ve zehir bulutlari sarmamisti. Gecekondular da yoktu... Kendi kendine fabrikalar... Hayret... Umarsizca yalniz bir bozkirin gobeginde, cehennem sicaginda adeta lastiklerini eriterek gidiyordu otobusumuz kapkara asfaltin uzerinde Toledoya dogru. Rehber Ingilizce oldugunu iddia ettikleri bir dilde anlasilmaz seyler soyluyordu mikrofonda. Onun, havalandirmanin ve motorun sesi birbirine karisip gozkapaklarimin ustune oturdular hep birlikte . Yoksa uyuyacak miydim? Kocaman, simsiyah bir boga karsima dikiliverdi birden, arkasindan da Don Kisot ve Sanzo Panzo , ruya mi goruyordum, gozlerimi kocaman actim saskinlikla, . Oysa ne bir dus urunuyduler ne de gercek, yalnizca yol kenarina asilmis yoreyi tanitim levhalariydi bunlar . Oturdugum yerde toparlanirken otobus saga yanasip yayvan, tek katli bir yapinin onunde durdu. Rehberimiz yarim saat kadar burada duracagimizi soyledi ve siki siki tembih etti, donuste herkes kendi yerine otursun. Kimsenin kaybolmasini istemiyordu . Guldum kim nereye kaybolacakti ki... Binanin icine girince Toledoya bes kilometre kala niye mola verdigimizi anladim. Burasi dev bir hediyelik esya dukkaniydi. Raflarda, tezgahlarda, masalarda degisik fiyatlarda binlerce albenili irili ufakli biblo, metal parlak kiliclar, bicaklar, yelpazeler, sallar siralanmisti. Herkes daldi aralarina, rehberimiz iyi bir komisyon alacagina emin gulumsuyordu. Kucuk alisverislerimizi yapip otobusumuze geri donduk. Tabii tembih edildigi gibi herkes kendi yerine... Uc bes dakika icinde Toledo tum gorkemiyle gorundu. Bir tepenin uzerinde surlari, dev kapilari, yuksek can kuleleri, kirmizi kiremitli tas evleriyle bir ortacag masal kenti gibi yukseliyordu Ispanyanin eski baskenti. Yeni restore edilmis kapilardan birinden iceri giren otobus durdu. Daha ileri gitmesine olanak yoktu, Toledonun sokaklarinda uc kisinin yanyana yurumesi bile zordu nerede kaldi ki bir otobus girsin. Katedral hemen yakinlardaydi, biletlerimizi gosterip girdik iceri. Ne gorkem, ne ayrinti, ne emek... 270 yilda bitirilen Hristiyan dunyasinin basyapitlarindan biri olan bu dev yapida yuzlerce yilin kultur birikimi katmerlenmisti adeta. Mermer kutlelerden oyulmus binlerce melek motifiyle suslu kubbeler, dev masif ahsaplardan indirilmis altin yaldizli dini kisi figurleri, arabesk kolonlar, sutunlar, kirisler, ikonolar neler neler... Bir de inanilmaz bir resim koleksiyona sahip muzesi vardi katedralin. El Grecodan Velasqueze , Rubensden Rafaele pek cok paha bicilmez tablo zamana meydan okuyordu duvarlarda. Katedralin serinliginden disari ciktigimizda sanki yaniyordu sokaklar, bir kucucuk carsida kafeler, dukkanlar sira sira diziliydi. Vitrinlerden birinde sevimli sevimli gulen "Toledona adli kadin biblolarina bakarken zaman su gibi akivermis, arkami bir dondum ki ortalikda kimseler yok. Bes metrekarelik bir meydan ve ona acilan uc daracik yol. Hemen yollara baktip gidip, yilan gibi kivriliveriyorlardi, sonlarini gormek olanaksizdi. Birisine daldim, sonra baska birine, sonra daha baska birine... Bir sure babasinin elinden kurtulup kaybolmus bir cocugun telasiyla kostum durdum. Kargacik burgacik sokaklarda tas evler birbirlerine oylesine yakindi ki birinin penceresinden elini uzatsan digerinin perdesini cekebilirdin. Koca kapilarin uzerlerinde avucunda bir top tutan zarif kadin elleri vardi tokmak yerine. Birkac adam ayakustu meyhanelerinde tapaslarini atistirip kafa cekiyorlardi. Kadinlar merdiven onlerinde sohbet koyultuyorlardi. Bazilarina durumumu anlatip yardim istedim, dogrusu ellerinden geleni yaptilar ama anlasamadik cunku Ispanyollar kendi dillerinin disinda tek bir yabanci kelime bile bilmiyorlar. Kan ter icinde, birbirine benzeyen Toledo sokaklarinda, arkamda beni kovalayan biri varmis gibi dehset icinde kosarken Ortacagda hissettim kendimi. Daha da hizli kosmaya basladim, cagimi yakalamak istiyordum galiba... Neden sonra omrunun uzun bir bolumunu burada gecirmis olan El Grekonun evini buldum rastlantiyla, kapidaki gorevli isaretle icerde kimse yok, dedi, arkasindan gittigim Sinagog da da kimseler yoktu ... Saat ilerliyordu, son bir cabayla kentin en yuksek yerine cikip bakayim , dedim, belki otobusumuzu gorebilirdim oradan . Basladim tirmanmaya, gozlerim elli derecelik sicakliktan yerinden ugramis bir sekilde, surlardan birinin tepesinden asagiya baktgimda buyulendim. Tajo irmagi bir adaymiscasina Toledoyu sarmalamis, yesil sulari bembeyaz kopukler sacarak hizla akiyordu. Birbirine yapisik tas evlerin koyu kirmizi kiremitleri, aralarda sivrilen kuleler ve tas duvarlar... Toledo guzel kelimesine sigmayacak bir gorkemdi, onun kendine ozgu, insana "gucu" , "mucadeleyi" ve "zoru" animsatan bir carpici kisiligi vardi. Otobusumuz koprunun yaninda minnacik duruyordu. Son bir kez daha baktim kente, elveda Toledo, dedim ve kosarak asagiya indim. Otobus soforlerinden "agua, agua por favor" diyerek su istedim. Ve gunlerce collerde kaldiktan sonra vahaya kavusmus gibi kana kana ictim. Seytan diyordu ki atla irmagin sularina ama ona uymadim. Grup koprunun ucunda gorundu, onlara el salladim duvarin ustunden. Rehber yanima gelince aferin, koprunun adini unutmamissin, dedi. Ne mumkun dedim, koprunun adi ne kelime, ben Toledoyu asla unutamam.
Solmaz Kamuran 12 Temmuz 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |