| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Brukselden Brugge yonune giden trenin bir sonraki ve son duragi Kuzey denizi kiyisindaki Ostende. Aslinda oraya gitmeyi dusunmuyorduk ama, danteller kenti zarif Bruggeden donmek icin trene bindigimizde vagonlari dolduran ilkokul caginda, kollari bacaklari istakoz gibi kizarmis onlarca kiz ve oglan cocugunun neseli civiltilari bizi oraya da surukleyiverdi. Cok merak etmistik bu yakici gunesin isittigi kenti. Ertesi gun atladik ayni trene ve yine o bildik peyzajin sakinligini seyrede seyrede vardik Ostendee. Diger istasyonlarla ayni mimari ozellikleri tasiyan yapidan cikip soyle bir etrafa bakinca neredeyse tum kenti de kavrayiveriyor insan. Onumuzde kanalin genis agzina kurulmus marinada baglanmis cesit cesit tekneler, onun biraz arkasinda nasilsa 2. Dunya Savsinin agir bombardimanlarindan kurtulabilmis gorkemli katedral, sag tarafimizda iki saatte Dovere ulasan katamaranlarin, balikci teknelerinin durdugu liman ve bir yanina siralanmis restoranlar , kafelerle denize dogru uzanan gezi yolu, uzerinde bolca "kiralik" yazan yepyeni apartmanlar... Gezi yoluna yonelip yurumeye basladik. Liman tarafindaki kucuk bufelerde istah acici deniz urunleri satiliyordu: yengecli, istakozlu, karidesli sandvicler,minik midyeler, taraklar, istiridyeler... Yolun karsi tarafindaki kiraliklarin nedeni hemen cozduk, bunlar sezonluk olarak kiraya verilen ve genelikle ortayasin ustundeki insanlarin ragbet ettigi kucuk studyolar ya da apart otel odalariydi. Balkonlarda beyaz sacli hanimlar erkekler dalgin gozlerle yoldan gecenleri, renkli tekneleri, faytonlari ve Kuzey Denizini seyrediyorlardi. O sirada balikci teknelerinden biri acik denizde nasibini aramak icin limandan ayrilma hazirliklarina girismisti, bol dovmeli gemiciler palamar cozuyordu. Az otede maviye boyali koca deniz fenerinin yanindaysa bir cift opusuyordu. Birden bir tekerlekli iskemleli grup belirdi genis kaldirimlarda. Yuz ifadelerinden zihinsel ozurlu olduklari belli olan genc insanlar ve onlarin arabalarini iten saglikli ama daha yaslilar. Belli biraz eglensinler diye toparlanip getirilmislerdi buraya, kimi kucuk kahkahalar atiyor kimi ilgisizce ellerine ayaklarina bakiyordu. Icimizi dile getirmedigimiz gizli bir keder kaplayiverdi. Hic konusmadan yuruduk bir sure. Az otede Bruggedekiler kadar fiyakali olmasa da yine de insani ceken faytonlar duruyordu, birine atladik ve koyulduk kucuk Ostende turumuza. Yaklasik bes kilometrelik gezi yolunun baslangicinda insanlar bir dil gibi karaya sokulmus cok sig bir denize giriyorlardi, daha dogrusu yetiskinler ayaklarini sokuyorlardi suya, isin tadini esas cikaranlar cocuklardi. Kimisi cirilciplak minik kiz ve oglan cocuklari ozgurce kosturuyorlardi kumun,genis dalgalarin arasinda. Denizin her zaman boyle sakin ve yumusak huylu olmadiginin kaniti olarak kiyi seridi boyunca yosunlarla yesermis,kalin beton duvarlar yukseliyordu, uc bes metrede bir denize girmenin tehlikeli ve yasak olduguna isaret eden tabelalar asilmisti. Med-cezir tehlikeli oyunlar oynuyordu bu kentin kiyilarinda yuzlerce yildir. Kiyidan ayrilan faytonumuz kentin icine daldi, neredeyse terk edilmis oldugunu dusunebilecegimiz kadar bostu sokaklar, dukkanlarin cogu kapaliydi. Sonradan ogrendik ki , burasi yalnizca haftasonlari canlanirmis. Istasyon binasinin ve katedralin oldugu meydana gelince turumuzun bittigini anladik, Ostende iste bu kadardi, mini minnacik bir sayfiye kenti. Brukselden kuzeye dogru ayrilinca tum yerlesim alanlarinda oldugu gibi bir turlu fransizca konusturamadigimiz, ingilizcesi de cat pat olan arabacimiza tesekkur edip ayrildik. Bir kafeye oturup nefis dondurmalar ve waffeller soyledik kendimize, buraya Avrupadaki Ingiltere deniliyormus, gercekten de Belcikadan cok oraya benziyordu insaniyla, yemegiyle, dogasiyla ve sessiz ciddiyetiyle... Tren saatimiz yaklasiyordu, Ikinci Dunya Savasi sirasinda yikilip yeni bastan yapilan kentin bos sokaklarda avare avare dolanarak istasyona geldik. Doverden gelenler Parise giden hizli trene kosturuyorlardi. Ostendee "hoscakal" deyip, gunu plajda gecirmis genclerle birlikte biz de Bruksel trenimize bindik. *** Sevillaya vardigimizda oldukca yorgun sayilirdik. Brukselden gecikerek kalkan ucagimizdan Madrid Barajas havaalaninda inip neredeyse ucu ucuna yakalamistik Sevillaya gideni. Saat gece onbir gibiydi. Madrid hakkinda bildiklerimiz havaalaninin guzelligi ve serinligi , rahatlikla sigara icilebilmesi hatta izmaritinin de sasirtici bir bicimde yere atilabilmesinden ibaretti. Sevillaninkinin de ondan kalir tarafi yoktu dogrusu. Duvarlarda buyuk resimler, panolar; her biri birer paslanmaz celik mucizesi neredeyse sanatsal tuvaletler. Sigaralarimizi yakip, basladik bavullarimizi beklemeye... Dakika bir: bavullarimizdan biri havayollarindaki servis yavaslatmalarin kurbani olarak 3500 kader arkadasiyla birlikte kaybolmustu. Tatilde olmanin verdigi genislikle, hic sinirlenmeden yanastik kayip ofisinin onunde biriken kalabaligin arasina . Dakika iki: ofistekilerden hic biri kendi dilinin disinda bir tek kelime bilmiyordu. Govde dilinin mucizelerini yaratarak formu doldurduk. Yarin otelimize yollanacagi gibi bir anlam cikardik isaretlerden.Disari cikip yine el kol hareketleriyle bir taksi soforune adresi soyledik. icimizde derin bir merak uyanmisti: Ispanyollar yabanci dil bilmeden yilda 45 milyon turisti nasil agirliyordu acaba? Soforumuz sanki biz yillardir oradaymisiz gibi Ispanyolca anlatiyor da anlatiyordu, cok sevimliydi, araba da hic beklemedigimiz sekilde pufur pufur serin, (sonradan gorduk ki tum arabalar klimatizeydi) kaybolan bavula filan aldirmadan keyifle seyretmeye basladik bu guzel kentin isiklarini. Ilk gorduklerimiz cok modern mimari ozellikler tasiyan buyuk binalar ve Guadalquivir irmaginin uzerindeki gemi basini andiracak sekilde yapilmis isiklandirmalardi. Kopruyu gecince eski kente girdik. Iki katli , fayanslarla suslu balkonlari olan sevimli evler, nehrin kenarina kurulmus dizi dizi cay bahcesine benzer kafeler... Sevillalilar kendilerini sokaklara atmislardi. O sirada yapilan lazer ve havayi fisek gosterisi sanki bizim icin bir isikli "hosgeldi" di. Otelin onune geldigimizde coktan sevmistim Endulusun bu guzel kentini, hatta biraz daha fazlasi asik oluyordum ona galiba. Esyalarimizi odamiza birakip hemen firladik sokaga. Dil sorunumuz devam ediyordu ama artik kaniksamistik. Ustelik universite yillarinda aldigim Ispanyolca kursunun kalintisi birkac kelime ve isaretlesmeler mis gibi iletisim kurmamiza yetiyordu. Rio-Grandenin (Ispanyollar neredeyse butun buyuk nehirlere oyle diyorlar) kenarindaki eski Izmir bahcelerini andiran restoran-kafelerden birine oturduk, rosado sarabimizi soyledik yanina sarmisakli izgara kalamar bir de Ali-Ola (yine sarimsakli patates salatasi), garson biz soylemeden unlu "jamon" larindan da getirdi bir koca tabak ve kirk yillik Sevillali gibi gec saatlere dek nehrin karsi yakasindaki insanlari seyredip, Altin Kulenin dibinde toplanan genclerin gece icinde yankilanan muzigini dinleye dinleye muhabbet ettik. Acaba ben aslinda burali olabilir miyim diye gecti aklimdan, oylesine yakin ve sicak bir yerdi Sevilla, iki dakikada insani sarmalayan, yabanciligini yok eden bir kent... Ertesi sabah kentin en eski yeri olan Santa-Cruzda dolastik, Giralda cami olarak yapilan sonradan katedrale donusturulen gorkemli yapiyi gezdik, kapi onundeki kadinlar el falina bakmak icin canla basla ugrasiyorlardi. Art longes- vita breves diye patlattim ispanyolcami, gulustuler. Alkazarin yaninda bir minik arabesk avluda dinlendik, restoranlardan birinde paellamizi yedik. Sonra turumuza devam ettik. 1245te kurulmus olan o guzelim Sevilla Universitesinin yolumuzu kaybedip yanlislikla girdigimiz bahcesinde, avlularinda dolasirken dogrusu kiskanclikla karisik bir imrenme gecti icimden. Iki darbe arasina sikismis, siddetle dolu talihsiz universite yillarimi hatirladim. Sonra Ispanyanin Franco yillarinda kim bilir ne acilar yasanmis oldugunu dusunup, hic bir seyin ilk gorundugu gibi olamayacagi gercegini bir kez daha algiladim. Bu gezimizin bir adi da fayton gezisi olmali. Sevilla da faytonlu bir kent cunku. Cavallero (arabaci) bizi atti arabasina, once dev agaclarin golgesinde, beyaz guvercinlerle beyaz kazlarin ahbaplik ettigi serin Marie- Louise bahcesinde gezdirdi sonra da Ispanyol ve Amerikan meydanlarina gittik. 1929da bir Iber-Amerika fuari sirasinda yapilan binalarin eskilerinden hic bir farki yoktu uslup ve gorkemde. Ispanyol meydani gelinlerle doluydu, yeni evlilerin ugur getirsin diye burayi ziyaret edip resim cektirmeleri megerse gelenekmis burada, bizdeki Camlica tepesi ya da Telli Baba gibi... Seyyar saticilardan bir yelpaze bir de kastanyet satin aldim. Yolun geri kalan bolumunde takirdatip durdum arabada. Dedim ya, kendimi Sevillali sanmaya baslamistim. Aksam Patio Sevillanadaki Flamenko gosterisine gidince bunun pek de kolay olmadigini anladim. Kirmizi, mor , sari renkli, etekleri firfirli vucudu sikica saran elbiseli, saclari sikica enselerinde toplanmis, sert bakisli genc kadinlar gitar tinilari ve yanik ezgilerin esliginde neredeyse tum dunyaya meydan okurcasina kastanyetlerini ve topuklarini takirdatarak gorkemli bir gosteri sundular biz turistlere ama dogrusu bol sayida Sevillali da vardi. Aslinda Ispanyollar kendileri gibi yasiyorlar, turiste karsi degiller ama onlar icin de degismiyorlar. Belki de insanin kendini yabanci hissetmemesinin en temel nedeni de bu. Yemegimizi iki gunde hemen mudavimi oldugumuz "su bizim" nehir kiyisi restoraninda yedik, yuruye yuruye otelimize donduk. Her yer civil civildi, Gudalquivire koprulerin isiklari dusmus sularda goz kirpiyor; aysiz gecenin karanliginda can kuleleri, katedraller ve pek cok eski yapi, hasir golgelikli tarcin rengi endulus evleriyle koyun koyuna ... Portakal agaclari, palmiyeler, manolyalar, sogutler aksam ruzgarinda fisiltili bir sarki tutturmuslar...Kendimizi en tatli ninniyle buyulenmis gibi biraktik yataklarimiza. Ertesi gunu Madride gitmek uzere havaalanina giderken burayi cok ozleyecegimi dusunup bir gun tekrar gelmeyi umut ediyordum. 22 Temmuz 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |