| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
2/Eylül/Çarsamba Sirkeci Garina girmeyeli ne çok olmustu, hele de oradan kalkan bir uzunyol trenine binmeyeli...Hafizamda kalan bölük pörçük anilar... Sicak buhar bulutlari arasinda öfkeli bir boga gibi paf puf sesler çikaran kapkara bir lokomotif, annemin astari turuncu sik siyah döpiyesi içindeki güzelligi , kiz kardesimle hemen tepesine tirmandigimiz eski kahverengi deri kusetler ve önünden her seyin akip geçtigi bir genis pencere... Uzun sapli, boynu bükük sari ayçiçegi tarlalari, küçük istasyon binalari, tellerde çamasir mandali misali dizi dizi kuslar, el sallayan çocuklar, tepeciklerin ardindan bir görünüp bir kaybolan günün son isiklari...Tingirtilarla saga sola sallanan, tangirtilarla makas degistiren vagonlar ve Trakyanin genis ovalarinda ince uzun bir haykirisla yankilanan düdük sesleri... Yillar sonra bir sonbahar aksaminin alaca karanliginda iste ayni tingirti ve tangirtilarla giden trenimizin penceresinden görünenler de üç asagi bes yukari ayniydi, Istanbulun çevresinde yükselen yari bitmis yüzlerce yeni bina disinda pek degismemis gibiydi manzara... Yalniz bu kez trenimiz çok farkliydi. Evet küçücüktü kompartimanimiz, tüm diger yatakli tren kompartimanlari gibi ama çok, çok sikti. Iki kisilik bir kabartma desenli kadife kanepe, cam kenarindaki sehpa üzerinde pembe dantelli bir abajur, kristal bir kül tablasi... Kanepenin karsisindaki üçgen bir girintiyle sonlanan lake cilali ahsap panolar sepet içinde çiçek desenleriyle markiteri teknigiyle süslenmis. Küçük lale biçimi buzlu camdan aydinlatmalar, kapinin hemen yanindaki kavisli dolabin içinde piril piril bir beyaz lavabo; albenili ambalajlarda sabunlar, dis firçalari, minik havlular, dolap kapaginda bir uzun ayna. Kompartimanin tepesi hafifçe kubbelestirilmis. Bir küçücük iç mekan ancak bu denli sade, zevkli ve fonksiyonel düzenlenebilir. Hiç bir seyin bosuna çikmiyor adi, hele de Orient-Expressin... Evet ünlü Orient-Expressin yolcusuyuz, gelmis geçmis en ünlü trenin. Denizde Titanik neyse karada Orient-Expres de o... Lüksün ve sikligin simgesi olmaktan ötede bir anlam da tasiyan Orient-Ekspres... Seyahatin araci degil amaci degil midir o? Georges Nagelmackers adli 27 yasinda Belçikali bir mühendisin en mükemmel treni gerçeklestirme fantezisinin ürünü olarak yarattigi bu tren, ilk kez 1873de bes vagonla Ostend- Köln, Ostend- Berlin ve Paris-Berlin hatlarinda seferlerine baslamis. Daha sonra yolculuga daha egzotik ve mistik bir hava katacagi düsünülerek hat Istanbula kadar uzatilmis ve ünlü Orient-Express adi kullanilmaya baslanmis. Uzun bir süre düzenli olarak gelip gitmis tren Istanbula çok ünlü yolculariyla...Agatha Christieden, Windsor Dük ve Düsesine, Churchilden Atatürke... Çesitli dönemlerin ünlü sanatçi, politikaci ve degisiklik arayan soylularinin, zenginlerinin yolculuk mekani olmus yillarca. Dünya Savaslari sirasinda ekspres de yolcularin kaderini paylasip nese yerine aci yüklenmis. Daha sonra eski günleri tekrar canlandirilmak istense de bu gerçeklesememis, giderek köhnelesmis, unutulmus. 1948den sonra da iyice sönmüs yildizi, Almanyaya isçi, Katmanduya hippy tasimis. 1977de trenin kalan eski esyalari müzayede ile satilmis ve seferden kaldirilmis. Iste tüm dünyaca ün salmis, Agatha Christienin Sark Ekspresinde Cinayet, Graham Greenein Istanbul Treni, Maurice Dekobranin Yatakli Vagonlarin Madonnasi adli yapitlarina ilham kaynagi olmus Orient -Expressin yeniden baslatilan seferlerinin ilkinin konuguyuz. Trenimiz zengin Amerikalilarla dolu,on yedi vagondan H vagonu bize ayrildi, Vista Turizm Sirketinin davetiyle Istanbul- Venedik seferine katilan turizm, medya ve yazi dünyasindan onalti Türke... Tren hareket ettikten yaklasik yarim saat içinde herkes havaya girdi ve çekingenlikler atiliverdi . Çetin Altan kompartimaninda sohbetler balli köpüklü tadiyla devam ederken, koridorda kameraman arkadaslar son Türkiye görüntülerini aliyor, hanimlar ufak ufak aksama hazirlaniyorlar. Az buz bir sorun degil bu dogrusu...Bir gece önce küçük bir kokteylle bir araya gelen grubun kadinlarinin sakayla karisik en önemli derdi siklikti. Gezinin açiklamalarinin yazili oldugu brosürde Orient-Expressde bunun bir olmazsa olmaz oldugu yaziliydi. Aksamlari gece kiyafeti kibar bir dille sart kosulmustu. Biz de tabii mecburen çantalarimizi doldurmustuk dolaplarimizda buldugumuz tüm siyah elbiselerle. Hava kararmaya yüz tutunca birer ikiser barin yolunu tuttuk. Parfüm kokulu vagonlarin uzun koridorlarini birer birer geçtik (her aksam böyle olacakti, yemege giderken çesit çesit parfüm kokulari sariyor treni...) Çok bar görmüssünüzdür ama böylesini hayir. Fark ne los isiklarda, ne kristal kadehlerde, ne smokinli garsonlarda, ne de kadife koltuklarda... Bunlarin hepsi, hepsi olabilir hatta daha alasi da. Ama bir tren tingirtilarla gidip, tangirtilarla makas degistirirken vagon-bardaki piyanist size hiç misty çalmamistir, eminim. Bu da bir Orient-Ekspres hosluguydu iste.. Neseli ve sik grubumuz hafiften çakirkeyif restorana geçtiginde trenimiz sinira çoktan yaklasmisti. Yine bir Orient-Ekpres hoslugu olarak ayrilinan ülkenin içkisini aperatif olarak sundular, buzlu birer küçük kadeh raki... Arkasindan degme Fransiz restoranlarina parmak isirtacak lezzette yemekler, tatlilar... Kapikulede gümrük islemleri yapilirken disardaki insanlarin kimi saskinlik, kimi gipta, kimi kizginlik dolu bakislarla bizi seyrediyorlar. Içimizden biri : -Yahu galiba bizi zengin zannediyor bunlar abi, dedi. Kim zannetmezdi ki?... Sikir sikir bir tren , birbirinden süslü hanimlar beyler, beyaz ceketli garsonlar, ortaliga yayilan müzik sesleri, kahkahalar...Gelip geçici zenginligimizin anisina kadeh kaldirdik Trenimiz Kapikuleden ayrildiktan bir süre sonra biz de Istanbul Vagonunun (H vagonunun adi kisa zamanda istanbul vagonununa çikmisti) yolunu tuttuk. Artik Bulgaristandaydik. Çogumuzun köklerinin geldigi Balkan topraklarinda... Yüzlerce yil sonra ata topragindan böyle geçmek varmis, diye düsündüm, kompartiman görevlisinin özenle hazirladigi yatagimizin üzerine birakilmis çikolatayi keyifle agzimda eritirken. Gecenin içinde yankilanan tren sesleri, tingirtilar, tangirtilar...
3/Eylül/Persembe Sabahin erken saatleriyle ayaklandik hepimiz, herkes pijamali gecelikli... Dizildik tuvalet kapisina, aman ne muhabbet ne muhabbet... Disarda uzayip giden sararmis misir tarlalari, mor çiçekli kekikler, yemyesil kavakliklar. Küçük bir istasyonda el sallayanlar, kulaginin kenarina pembe gül ilistirilmis atlarin çektigi arabalar, bahçelerde, balkonlarda sallanan çamasirlar... Burasi neresi deseniz kim bilebilir adini. Ah su sinirlar... Kemal Anadolun Karsiyaka Memleket kitabi ve orada anlattiklari trenin hizindan daha büyük bir hizla gelip geçti aklimdan. Turgay Deliormanlar, Fahri Erdinç, Ziya Yamaç...Yitirilen umutlar, sevgiler, çekilen acilar... Bulgaristan akip gidiyordu iki yanimizdan. Anneannemin anlattiklari yankilanmasa da fisildasiyordu kulaklarimda. Engin bereketli ovalar, deli dolu Tuna, dört nala giden bir at, suyun öte yaninda Romanya, özledim ahh çok özledim... Tren Ruscukta durdugunda öylesine heyecanliydim ki dayanamayip indim perona, hiç olmazsa bir iki adim atayim ata diyarinda diye. Gümrük görevlileri düdük çalip inmeyin diye ikaz ettiler. Ne aksi olduklarini düsünürken trende pasaport kontrolüne baslandi. Ilk sayfayi açan, T.Cyi görünce yüzünde sicak bir gülüs demez mi: -Arkadas, nereye? Arkadan gelenler Romen görevlilerdi, ayni sevecenlik, ayni yakinlik ve ayni soru: -Arkadas, nereye? Tunanin bir yakasinda Ruscuk- Bulgaristan karsi yakasinda Giurgiu-Romanya... Üç kilometrelik Dostluk Köprüsünün çapraz demirlerinin arasindan çok sey bilen sulari seyrederek ulastik oraya... Sik restoranimizda, kirmizi saraplarla demlenerek yedigimiz tadina doyulmaz bir ögle yemeginden sonra , saat üç sularinda Bükrese ulastigimizda Istanbuldan ayrilirken olan senligi aratmayacak bir cümbüsle karsilandik. Karanfil dagitan genç kizlar, müzisyenler, halk danslari ekibi... Kapi önünde rehberimiz ve otobüsümüz bizi bekliyordu. Bir efsaneye göre Bukur adli bir çobanin kurdugu kentin genis ve agaçlikli caddelerinde ilerlemeye basladik. Dogrusu yemyesil bir kent, boylu poslu binalar. Otobüsümüz kente hakim bir tepeye kurulmus Cavusesku döneminde yapilmis devasa parlamento binasinin önünde durdu. Rehberimiz anlatiyor, su kadar kilo 18 ayar altin kullanilmis, her odanin dekorasyonu ayriymis, suymus buymus...Nedense pek çogumuza cazip gelmedi bu tur, genis merdivenlere oturup yine Çavusesku döneminde insa edilmis eski adiyla Sosyalizmin Zaferi Yolunu yeni adiyla Romen Sanzelizesini ve uzayip giden ufuklariyla bu üç milyonluk kenti seyretmeyi tercih ettik, tam karsimizda yarim kalmis devlet baskani rezidansi vardi. Binalar Fransiz özentisinde ama egreti, bahçeler sari otlarla kapli, etrafta pek insan yok...Terkedilmis hüzünlü bir kent gibiydi Bükres... Konaklayacagimiz otele giderken kalabaliklasan sokaklar bile bu izlenimi silemiyordu. Evet, hüzünlüydü bu kent her nedense... Kucaginda yari çiplak bebegiyle bir çingene kadin otobüse dogru elini kolunu salladi, duraklarda yeni moda spreyle saçlarini morartmis, kizartmis gençler otobüs bekliyordu. Enesconun adina yapilmis müzik müzesi, kiliseler, üniversite... Rehber anlatiyordu: En ünlü alisveris merkezimiz, ama aradiginizi degil buldugunuzu alirsiniz... Athena Palace Hiltonun önünde duran otobüsümüzden inip yarin sabah bulusmak üzere rehberimize veda ettik. Orient-Expressle de yolculuk etsek sicak bir banyoyu ve sallanmayan bir yatagi hepimiz özlemistik galiba...
4/Eylül/Cuma Sabah kahvalti sonrasi otelin kapisinda bulusan grubumuzu rehberimiz ve sinsi bir yagmur bekliyordu. Bu kez yolculugumuza birkaç saatligine otobüsle devam edecegiz. Hedef Transilvanyadaki turistik dag kasabasi Sinaia. Havanin mendeburlugundan olacak pek hevesli degiliz ama çaresiz bindik otobüsümüze. Ön iki sirayi Ispanyol dostlarimiza birakip arkalara geçtik, maksat rahat rahat sigaralarimizi tüttürmek. Bükres yaygin varoslari, tüten santral ve fabrika bacalariyla gerilerde kaliyor. Giderek sanki ortalik yeseriyor, çiçekleniyor, renkleniyor. Agaçlarin boylari uzuyor, kümelesen agaçlar küçük korular olusturuyor, arada gölcükler, balikçilar, kosturan köpekler... Otobüsümüz tirmaniyor da tirmaniyor, iki yanimizi birden koyu yesil sik ormanlarla kapli daglar sariyor, tepelerinde ince gri tüllerden kara peçelere çesitlemeler yapan bulutlar. Taa asagilarda buzlu koyu mavi sulariyla irmaklar...Dik çatili sevimli minik evlerin balkonlarindan sarkmis binbir çiçek. 70 metreden 750 metreye dogru bir yolculuk bu... Kazaklar, ceketler bir bir çikiyor çantalardan...Hepimiz doganin bu essiz güzelligine hayran, bakakaliyoruz yesil sonsuzluga... Sinaia bir ömür yasanamayacak kadar islak ama orada geçirilecek en azindan birkaç günü iskalamamak gerek. Öylesine farkli bir atmosferi var ki... Çok küçük paralar karsiligi el sanatlari ürünleri satan küçük dükkanlarin önünden yürüyüp ünlü Peles Kalesine ulasiyoruz. !9. yüzyil sonlarinda yapilmis sarayla sato arasi yapi insani korkutmayan boyutlarda bir mimariye sahip, ince bir oyma sanatinin ürünü olan ahsap çalismalar Viyanada yapilip getirilmis, duvarlardaki goblenler Fransadan, dev aynalar Venedikten. Cam vitrinlerde çesitli silahlar Osmanlidan, Avusturyadan, Fransadan, Macaristandan...Duvar kenarlarinda zirhlar, kiliçlar, kalkanlar; genis yemek ve oturma salonlari, ikonalar, samdanlar, Rönesans taklidi tablolar... Bana kalirsa satonun en güzel yeri önündeki vadiye bakan genis mermer balkon ve merdivenlerdi. Insan oradan bakinca sanki sikica kucaklasiyor dogayla... Peles kalesinin ardindan yemek için tüm Orient-Express yolculariyla bulustuk koca bir salonda. Bol bol sarap içip hepimizin kanini kaynatan Romen müzigini dinledik, hatta en sonunda dayanamayip bir güzel de dansettik. Ögleden sonra neredeyse alistigimiz üzere bando mizika ve karanfillerle ugurlandik Sinaia istasyonundan. Istanbul Vagonu piril piril bizi bekliyordu. Uzun bir ayriliktan sonra evimize kavusmuscasina sevinçle girdik kompartimanlarimiza. Ayseyle Sebati çekimlere daldilar; Leyla , Semih ve ben yükselmeye baslayan dolunayin altinda bir spontan vampir öyküsü yazmaya koyulduk; Hakan ve Kenan ellerinde benim deyimimle boyaci sandiklari çekim yapiyorlardi. Ekibin gerisi Çetin Altan kompartimaninda büyülü muhabbetlerde... Kompartiman görevlisi William, gümüs tepsilerde haril haril çay, kahve ve sarap tasiyor. William deyince, Orient -Expressin personeli ortalama dört dil konusuyor, son derece nazik, yol iz bilen saygili insanlar. Herhangi bir disisleri resepsiyonunda rastlasaniz rahatlikla diplomat sanabileceginiz türden . Trende her sey inanilmaz bir düzen ve armoni içinde, ne bir yerde çanta karisiyor ne de yemegin dakikasi sasiyor. Iste malum anons: - Bayanlar , baylar aksam yemegi servisi saat dokuzdan itibaren Oriental Restoranda baslamistir... Bir telas , bir telas basliyoruz yine hazirlanmaya. Haluk, Engin, Bilal, Riza papyonlu smokinli, Monik Hanim ve esi Alber Bey grand tuvalet. Verda dünyanin en sik ve cesur hamilesi. Alti aylik bebegini simdiden gezmeye alistiriyor. Aliyoruz yerimizi restoranda, önümüzde bu kez aperatif olarak erik rakilari... Bir kemanci geliyor, iste bu da bir baska sürprizi Orient-Expressin. Rastlanti bu ya Kenanin dogum günüymüs, kadehler onun için kalkiyor. Mutlu yillar Kenan, mutlu yillar sana... Camlara hafiften vurmaya baslayan yagmur, giderek hizlanan tren...Istikamet Budapeste-Macaristan... Tingir tingir sallana, tangir tangir makas degistire gidiyoruz oraya... Bu gece yatagimizin üstünde bizi bekleyen iyi geceler kutumuz votkali çukulata dolu...Bakalim yarin hangi hosluklarla?...
5/Eylül/Cumartesi Fransiz mühendis Eiifelin yaptigi harikulade Budapeste Istasyonunda bizi karsilayan tombul rehberimizin esliginde önce Buda bölümüne gidiyoruz kentin. Ortada akan Tuna... Köprüler, köprüler, köprüler... Peste yakasi ne kadar düzlükse burasi da o kadar yüksek. Kraliyet sarayi ve tüm görkemli yapilar Budada. Binlerce yillik bir kültürün izleri sinmis buraya, St. Mathias kilisesi, Balikçilar meydani, kuleler, merdivenler ve kubbeleriyle saraylar... Yorulana kadar dolasip durduk tarihi meydanda, hediyelik esyalar satin aldik güle oynaya, sonra bir sokak kahvesinde dinlendik, keyfimiz yerindeydi dogrusu, bir de kösebasindaki kemanci tutup benim gönlüm sarhostur yildizlarin altindayi çalmaz mi...Kulaklarimiza inanamadik. Buda yakasinin kesfinden sonraki hedefimiz Peste. Aslanli köprüden geçip ulasiyoruz Pesteye... Genis, agaçlikli caddeler, iki yanda dükkanlar, çiçekli balkonlariyla düzgün yüzlü evler, kafeler, barlar, restoranlar, kösebaslarinda sokak müzisyenleri... Macar tarihinin ünlü isimlerinin heykellerinin çepeçevre kusattigi, 1. ve 2. Dünya Savaslari sirasinda yasamlarini yitirmisler için dikilmis anitlarin da yer aldigi Kahramanlar Meydanindaki kisa gezimizin ardindan, Gorbaçov ve Reagenin bulustugu Gundel Restoranda yemek yedik. . Sonra kisitli zamanimizda yapabildigimiz kadariyla kenti kesfetmeye çalisarak yürüdük sokaklarda, yorulunca da New-York kafede mola ... 1894de yapilan kafe pek çok sanatçinin Orta Avrupadaki ugrak yerlerinden biri, eklektik mimari ve dekorasyonuyla ün yapmis. Kafenin kendine özgü kahvelerini piyanist Tonynin harika tinilarinin esliginde içip, bir süre dinlenmek ve yikanmak üzere otelimizin yolunu tuttuk. Oteller nasil da hep birbirinin ayni. Bol çiçekli, aynali, rahat koltuklu lobiler... Farkli odalardaki çalisma masalarinin, komodinlerin, rahat yataklarin birbirinden asagi kalir hiç bir yani yok, banyolar hep ayni konfor ve siklikta... Benim gibi arada bir gidenler için bu can sikici olsa da sik yolculuk edenler için herhalde bir büyük kolaylik olmali. Her sey alistigin gibi elinin altinda. Iyi hos ama, su banyo armatürlerine de uluslararasi bir çözüm getirseler çok iyi olacak, sicak suyu akitabilmek için kimi zaman sifre uzmani olmak gerekiyor. Kim bilir, belki bu da monotoniyi bozmak için yapilmis bir küçük hiledir. Biraz ugrasip didinmeden sonra sicak suyu akitmayi basarabiliyorum sonunda. Bravo bana... Banyonun ardindan tatli bir rehavet sariveriyor birden bedenimi ama dinlenmeye vakit yok, Orient-Express bizi bekliyor. Lobide grupla bulusup istasyona dönerken bu kez biraz yorgun hissediyorum kendimi... VIP salonundan girer girmez Macar kemanlari karsiliyor bizi, oynak Çigan melodileri... Yorgunluk da rehavet de kanatlanip gidiveriyor birden. Elimizde karanfiller yine biniyoruz tatli sicak yuvamiza, trenimiz yavas yavas, çuf çuflarla puf puflarla Budapesteyi geride birakiyor. Aklimin bir kösesine yaziyorum: Yine gelecegim... Gece, sakir sakir yagan bir yagmurun iri damlalarla dövdügü Cote dAzure restoranda Vista Turizmin zarif Genel Müdürü Hale Hanimin hepimize Orient Express beratlarimizi sunmasinin ardindan içilen Tokay sarabi ve yastiklarimizin üzerinde bizi bekleyen meyva sekerlemeleriyle bitiyor. Dinlenmek gerek, yarin sabah Orient-Expressden ayriliyoruz ama Venedik önümüzde...
6/Eylül/Pazar Hepimiz camlardayiz, herkes birbirine Avusturyanin güzelliginden sevimliliginden söz ediyor ama birden fark ediyoruz ki biz uyurken çoktan geçmisiz Italyaya... Çok da iyi olmus. Yine günese kavustuk, birden degisti manzara, megerse yaz bitmemis daha... Bir iki istasyon sonra portakallar, mor salkimlar, palmiyeler ve hatta muz agaçlari bile belirdi. Canini sevdigimin Akdenizi var mi senin gibisi? Herkes çantalarini toparliyor, Orient-Expressde son kahvelerimizi içiyoruz. O sirada kapida görünen Riza : -Aman, diyor, aramizda para toplayalim da Williama bahsis verelim. Ve bende jeton düsüyor, aksam sekerlerin yanina birakilmis, hiç bir anlam veremeyip çöpe attigim bos zarfin esbab-i mucizesini çözüyorum sonunda. Neyse, Orient-Expressin kidemli aristokrat müsterilerinden olmadigimiz zaten belliydi, kusura bakmazlar herhalde, deyip gülüsüyoruz. Trenimiz hizla gidiyor, iki yanimizda yesillikler içinde özenli evler, bahçeler, yüzme havuzlari... Istasyonlar siklasiyor...Mestrenin ardindan trenimiz anakarayi Venedik adasina baglayan uzun bir demir köprüde ilerlemeye basliyor, 1841-1846 yillari arasinda Avusturyalilarin yaptigi Ponte Liberta. Karsimizda cam cümbüsü romantik Venedik, çevremizde adalar, adalar... Parlayan kubbeler, kuleler, yüzlerce motor, bir o kadar gondol, ilerde dev bir yolcu gemisi inanilmaz ustalikta manevralarla limana yanasiyor. Bir rüya bitiyor ama bir baskasi basliyor galiba, Venedik rüyasi. Sonunda Orient-Express son istasyonuna ulasti. Trenden inerken veda resimleri çekiliyor, hep birlikte yürüyoruz çikisa dogru.... Peronun sonunda ates kirmizisi ayakkabili, eldivenli, dar külot pantolonlu, altin seritli bordo kadifeden kisa pelerinli dört erkek, kenarindan Venedik aslanli bayraklar sallanan borularini öttürerek bizi selamliyorlar. Yanlarinda kabarik saten etekli, lame peruklu, tüylü sapkali, pullu maskeli genç kadinlar, ellerinde rengarenk çiçekler, bisküvi sepetleri...Evet Orient-Expresse ancak böyle bir final yakisirdi. Çantalarimizi alip bizi kente götürecek motora binmek üzere disari çikarken dönüp son bir kez bakiyorum ona. 125 yilin yorgunlugu ve yalnizligi içinde sessiz sakin duruyor gerilerde... Bir baska sefer olacak mi, kim bilir... Solmaz Kamuran 20 Eylul 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |