.
. .
. . .


Güncel modalarin disinda bir “Köycegiz”...

koycegiz.jpg

Dustin Hoffman’dan Mick Jagger’a, Ingiliz kraliyet ailesinden Monaco’nunkine, Japon prensesinden Ispanyol veliahdina uzayip giden bir ünlüler listesi... Ortak özellikleri, Türkiye’ye gelince ille de , kimseler duymadan da olsa Köycegiz’e ugramadan edememeleri. Çok yakin bir geçmiste Basbakan Mesut Yilmaz da oradaymis. Kirmizi harflerle beyaz bir bezin üzerine yazilmis “Hos geldiniz Basbakanimiz” karsilamasi, Yuvarlakçay yolunda iki dev çinarin dallarina bagli, rüzgarda hala sallanip duruyor. Iste bu gizli ragbetin odak noktasi, adindaki mutevaziligin içinde, kendi sevimli dünyasini yasayan Köycegiz...

 

***

Sararmaya yüz tutmus sazlik kiyilar...Uzun boylu günlük ormanlari ve dallarinda limonlar, portakallar, mandalinalarla narenciye bahçeleri... Bu yesilligin koynunda, kivrila büküle, ine çika uzayip giden bir yol... Masmavi Ekincik Koyuna dogru... Arkada, ormanlarin gerisinde, baslari ebruli bulutlara dogru uzanmis dag silsileleri ... Oralardan kaynaklanan çagiltili çaylar... Onlarin besledigi kimi zaman durgun, kimi zaman çalkantili Köycegiz Gölü...

Önümüzde sagda, zirvesinde eski zaman Tanrilarinin bulustugu söylenen "Olimpos" , nam-i diger “Ölemez Dagi"... "Ölemez"in göle bakan yamacinin dibinde, bir küçümen koyda, beyaz ufarak kubbeleriyle sifali Sultaniye Kaplicalari, az ötede ünlü “Çamur”... Ufkun ortasinda gölü denizle bulusturan kanallar, kanallarin hemen basladigi yerde solda, kirmizi kiremitli evleriyle Dalyan ve karsisinda çaglardan miras komsusu Kaunos kenti, gizemli kral mezarlari...

***

Bir köylü kadin eliyle “dur” diye isaret etti. Geçti oturdu soförün yanina, kucaginda sepeti. Sorduk “nereden böyle” diye. Yaklasik on bes kilometre uzaktaki Zeytinalan’dan geliyormus yürüye yürüye. Yorulmadin mi, sorusuna verdigi cevap unutulmazdi:

- Yoo, geze geze geldim iste...

Söz ayni köyden olan Marangoz Ahmet Usta’dan açilinca:

-Ah, dedik, ahh, su bizim Ahmet Usta çok marifetlidir ama bir de isi zamaninda yapsa...

-Nasil yapsin ki Agmat, dedi, çok isi var onun çook...

Yörenin insani da iklimi gibi iliman, yumusak, gerilimsiz, yasamin sorunlarini büyütmeden, öfleyip püflemeden ellerinden geldigi kadariyla çözmeye çalisiyorlar . Iyi kötü herkesin basini sokabilecegi bir evi var, bazilarinin üç bes tane den de olussa bir mandalinligi, hatta keçileri ve inekleri de... O küçücük evlerin hepsi de kendine göre bir özen içersinde: Teneke kutulara dikilmis kokulu karanfiller, kizil sardunyalar, bahçe kenarlarinda koca yaprakli muzlar, katmerli begonviller, salkim sögütler...

***

Yaylada yasayan köylüler, her Pazartesi kendi küçük bahçelerinin, tarlalarinin ürünlerini sepetlere doldurup Köycegiz’e geliyorlar. Civil civil bir Pazar... Kakuleden yazili bademe envayi çesit baharat satan ihtiyar amca çuvallarini diziyor bir kenarda, sebzeci kadin oglu ve geliniyle elmalari parlatiyor, yolun üstüne gerilmis tentelerin altinda rengarenk plastiklerini, alüminyum tencerelerini yaymis bir seyyar züccaciyeci, binbir kokuyu üzeri kalpli minik cam siselere doldurup satan “misci”. Yerel tezgahlarda dokunmus kumaslar, çiçekli basmalar, koyun çingiraklari, göz alici boncuklar, delikli keçi peynirleri, boy boy kavanozlarda zeytinler,mevsim uygunsa mantarlar, çintarlar, dünya sofralarinin en degerli yemeginin malzemesi kuzu göbekleri... Oraya buraya çömelmis ya da bagdas kurmus beyaz yemenili nineler, önlerinde bir sise ayran, birkaç domates, bir topak yag, bir bakraç salça, sepette taze yumurtalar... Onlari satacaklar da, aldiklari üç bes kurusu evlerine götürecekler, hepsi de güler yüzlü, tok gözlü...

-Yoksa yettigi kadarini ver, n’olcak ki...

-Canin sag olsun ne kiymeti var ki...

- Hadi ugurlar olsun, kal saglicagnan...

- Hakkini helal et haa...

Hiç aklinizda yokken bir yigin seyi doldurdugunuz torbalarin agirligini bile hissetmiyorsunuz bu senlikli kalabalikta...

Alisveris yapanlarin bazilari meydanin girisine kurulmus gezici çaycida dinleniyorlar , acikanlar için dumani mis gibi kokan tezgahtan köfte ekmek... Daglardan getirilmis kar serbeti satiyor beyaz önlüklü, pos biyikli bir adam . Herkesin hosuna gidebilecek bir renk, koku ve ses cümbüsü Köycegiz pazari. Çok sayidaki yabanci da bu hoslugu iskalamamis, ellerinde fotograf makineleri dolasiyorlar. Bir de eli fileli, pazar arabali olanlari var aralarinda; bunlar Ingiltere’den, Almanya’dan, Hollanda’dan kalkip gelenler, buranin sessizlik ve sakinlikle örülü bozulmamis dogasinin güzelligine tutulanlar... Birer ev edinmisler Köycegiz’de, yerel halkla iyi iliskiler kurmuslar, tadini çikariyorlar gölün, denizin, akarsularin, ormanlarin...

akdenizheykeli(sm).jpg

Akdeniz Heykeli

***

Köycegiz sirtini ormanlara dayamis, yemyesil ormanlara... Yaylasi Agla on üç kilometre uzaklikta, denizden sekiz yüz metre yukarda. Eski küçük caminin yaninda çinarlarin gölgesinde bir kahve var; yüksek terasli bahçesinde minik bir paçali ispenç horozu ve tavuklari, kedilerle köpeklerle baris içinde dolaniyor. Yaylanin lezzetli suyuyla demlenmis tavsan kani çaylar aninda tahta masada... Kahvenin sahibi yasini belli etmeyen kasketli, çita gibi bir ihtiyar.

- Istanbul’un neresindensiniz, diyor.

Ve sonra yanita pek de kulak asmadan basliyor askerligini Istanbul’da yaptigini anlatmaya, elli yillik anilarina gidiyor.

- Hadimköy, diyor... Üsküdar, diyor; Kadiköy, diyor; Eminönü, diyor...

Tek tek sayiyor Istanbul’da gördügü semtlerin adini, dünyanin en ücra köselerine ulasmis bir kasif edasiyla.

Içini çekerek:

- Ama o zamanlar uyanamamistik biz, derkense sesinde gençligin tadini tam çikaramamisligin gizli bir pismanligi geçiyor sanki...

- Burasi serin, diyoruz kalkarken.

-Ben çocukken dizime kadar kar yagardi, simdi nerdee, deyip elini söyle bir salliyor geçmise...

***

Yuvarlakçay, sikir sikir sularinda ördeklerin dolastigi asirlik agaçlarin gölgesinde bir su cenneti. Alabalik, tandir ve yerel mezelerle hemen donativeriyor güler yüzlü çocuklar masanizi ellerinden geldigince. Üzerinize bir ceket aldiginizda Aralik ayinda bile tadina varabilirsiniz kis günesinin burada...

Biraz tepeye dogru yürümeyi göze alirsaniz, suyun kaynagina ulasiyorsunuz, köylülerin deyimiyle suyun gözüne... Ne hos, ne anlamli...Yeraltindan çikan suyun dünyayi ilk kez gördügü yer, suyun gözü...

Yunus Emre Arboretumu’ndaki çay boyunca yaptigimiz bir kisa yürüyüs bizi bir baska "suyun gözü’ne götürüyor. Burada su çaglayarak, fiskirarak geliyor yeryüzüne, bir selaleyle... Su yataginda göletler olusmus, dik yamaçlarda genç çamlarin yaninda asirlik çinarlar, günlükler ve kumlu çakilli topragi delerek çikan soganli bitkiler, çok degil bir iki aya en güzel çiçeklerini verecekler... Çevrede binbir çesit kus, serçeler, yaliçapkinlari, kizil gerdanlar, saz bülbülleri, puhular, sahinler...

Daglardan asagi dogru inerken Köycegiz tüm güzellikleriyle bir görünüp bir kayboluyor her virajda. Akdeniz, gölün sonunda, bir koyu mavi üçgen ufukta...Sagda solda sira sira daglar...Gölün dogal kanallardan akip denizle bulustugu noktada Dalyan.

***

Köycegiz’den Dalyan’a giden eski yol on dört kilometre. Iki yani sik agaçlarla kapli. Birbirine yakin sevimli köyler... Köylerin etrafinda agaç gölgelerinde mezarliklar... Sakin ve sessiz, insani ürkütmeyen, korkutmayan mezarliklar. Gelip geçerken basucundan eksik olmayan bir testi suyu ve taze çiçekleriyle dikkatimi çeken bir mezara yine gözüm takiliyor, bu kez durup yazisini okumak istiyorum. Yanimizda soför dostumuz Mehmet Çulhaci’nin küçük kizi da var. Elele giriyoruz mezarliga Merve’yle.

-Kimmis ölen, diyor fisiltili bir sesle.

- Çok genç bir agabey, diyorum, yirmi yasinda sehit olmus Sirnak’ta. Komando jandarma eriymis, annesinin de bir tanesiymis...

Mavis mavis bakiyor Merve yüzüme:

-Bir tek Supaneke’yi biliyorum, onu okuyayim mi, diyor.

-Oku, diyorum, oku...

Duasini bitirip:

-Allah sifalar versin, diyor ciddi ciddi, iki eliyle yüzünü avuçluyor.

Saçini oksuyorum. Mezarligin kapisindan çikarken soruyor:

-Küçük çocuklar ölünce onlarin mezarlari da küçük olur degil mi?

Sikiyorum avucumdaki minik eli...

- Haydi kosalim, diyorum...

Arabanin radyosunda” ölürsem yaziktir sana kanmadan” çaliyor...

***

Biz “Atgeç” restoranin önünden geçerken yagmur da atistirmaya basliyor, seyrek ama iri damlalarla... “Atgeç” bu yil reklam isiklarini bile degistirmis, isi büyütüyor galiba... Tabelasini ilk kez gördügümde ne çok sasirip, güldügümü hatirliyorum. Bir türlü anlayamamistim, sanki at ve geç ayri ayri gibi gelmisti bana. Oysa, geçerken ayaküstü bir tek at, demekmis... Biz “Atgeç”te bir tek atmadik ama Denizyildizi’nda her zamanki gibi nefis yemekler yedik: Peynirli mantar, karides güveç, kalamar, hardal otu kavurma... Arsizin arsizi, sevimlinin sevimlisi kediler ayaklarimizin dibinde, ilik ekim günesinin son isiklari altinda üzerimize tatli bir rehavet çökene kadar oturduk tenhalasmis Dalyan’da... Kral mezarlarinin tepesinde günes kaybolana dek...

***

Köycegiz’e dönerken yagmur artmisti, su topragi özlemisti, toprak da suyu... Iki sevgili gibi onlar burada... Koyun koyuna, canlari çektikçe kucaklasip sevisiyorlar coskuyla... Toprak hep istiyor suyu, o da yerden gökten, dagdan tepeden geliyor ona...

iztuzu(sm).jpg

Iztuzu

Sular... Sik yagan ama arkasindan hemen günesin açtigi bereket dolu saganak yagmurlar; daglarin bögründen kopup gelen sarki dolu akarsular; dingin ve bilge Köycegiz gölü; kenarinda binlerce yillik Karia ve Likya uygarliginin parmak izlerinin, alin terinin hala yasadigi kanallar ve Atlas Okyanusu ile bu sahiller arasinda gizemli bir sonsuz kilimi dokuyup duran caretta carettalarin yumurtladigi kumsallarin sahibi Akdeniz...

Iztuzu’na her gittigimde Ilhan Koman’in Zincirlikuyu’daki kafa kafaya yükselen bankalarin, isyerlerinin ortasinda sanki hapsedilip kalmis o güzelim heykelini animsiyorum ve içimden diyorum ki onun yeri burasi... O, kollarini sevgiyle açmis Akdeniz Ana’nin gerçek yeri burasi...Dünya’nin Akdeniz’iyle Ilhan Koman’in Akdeniz’i burada bulusmali... Uygarligin besigi bu topraklarda, yorgun gebe kaplumbagalari o karsilamali, acemi minik yavrulari uzun yolculuklarina o ugurlamali... Akdeniz, Akdeniz’ine kavusmali...

  Solmaz Kamuran

04 Kasim 1998

 

© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .