| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Azicik resim sevenler arasinda, Üsküdarli Hoca Ali Rizanin resimlerini kim sevmez? O güzelim Istanbul resimlerini... Dar, gölgeli sokaklar, cumbali ahsap evler, çesmeler, agaçlikli Bogaz sirtlari ve ille de çamlar ... Bir zamanlar bende de böyle bir resmi vardi Hocanin. Adalardan birine aitti galiba manzara. Bir eyyam-i bahur resmi, denizin üzeri buharlanmis, pusun arasinda ancak dikkatle bakilinca görünen bir sandal, kiyida üç çam... Birbirine dogru yaslanmis üç zarif çam... Ne çok severdim o mini minnacik oval resmi... Sonra caz tutkumun pesinde sürüklenirken, satmak zorunda kalmistim onu ve ayrilirken de gözyaslarimi zor tutmustum. Tek avuntum, Istanbulda o resimdeki çamlarin gerçeklerinin oldugunu düsünmekti. Ve Hocanin çamlarina daha bir baglanip tutkulanmistim. Vapurda, dolmusta, otobüste, trende gidip gelirken gözlerim hep onlari arar olmustu. Bir bakiyordum Suadiyede, eski bir apartmanin arka bahçesindeler, gölgelerinde oyun oynayan civiltili çocuklar ; bir bakiyordum Küçükyalida sahil yolundalar, sarmas dolas sevgililer yaslanmis gövdelerine; bir bakiyordum Çamlica tepesinin hemen dibindeler , mangallari, çaydanliklari, salincaklariyla neseli piknikçilere mekan olmuslar; bir bakiyordum Vaniköyde, cami duvarinin kenarinda, aksam üstü rüzgarlarinda çitirtili seslerle kimildaniyorlar... Ikinci köprü yapilip da o yolu kullanmaya basladigimda en güzellerini kesfettim. Biraz daha uzaktaydilar ama yüzde yüz Hoca Ali Rizanin çamlariydi bunlar...Elmali Barajina dogru, yalniz bir tepecikte üç bes agaç... Ne zarif, ne asil bir durus içindeydiler, arkalarinda uzayip giden yesillikler... Her sabah onlari seyredebilmek için en sag seride geçip yavasliyordum. Sonra giderek o yalniz yolun çevresi kalabaliklasmaya basladi, önce derme çatma evler kuruldu, ardindan derhal bir yesil minare belirdi aralarinda . Ve inanilmaz kisalikta bir süreçte evler yerlerini dört bes katli apartmanlara birakti; camiler kubbeleri, minareleriyle büyüdüler, renkli panolariyla isyerleri belirdi. Insanlar aç çekirge sürüleri misali dogayi isgal etmeye giristiler, yol kenarindan içerilere, yesilliklere dogru bir sinsi ama kararli, yok edici bir dalga yayilmaya basladi. Yesillikler yerlerini hizla sivasiz tuglalara birakti. Neyse ki çamlar, sanki bir kurtarilmis bölgenin içinde hala öylece birbirine yaslanmis duruyorlardi, bir güzellik, bir zariflik sembolü gibi... bunu paylastigim kaç bilinmedik dostum oldugunu merak eder dururdum, onlari böyle bir hazla seyrederek geçerken... Istanbulda gelip geçerken bir köseye sikisip kalmis ne canim doga ve sanat güzellikleri var, tevazu içinde bir kösede duran, "ben de buradayim" diye bagirmayan, farkedenlere mahsus, neredeyse unutulmus... Karaköyde, geçidin yaninda simdilerde bir fast-food dükkaninin oldugu binayi bir gelin kusagi gibi saran Bedri Rahmi Eyüboglu imzali, ince uzun dar pano yagmurla islaninca nasil da daha bir güzellesir, isildar parlak renkleriyle. Bir de yine Eyüboglunun Anadolu motiflerini uygulayarak yaptigi mozaik panolar vardi Levent girisindeki üç katli apartmanlarin caddeye bakan cephelerinde, üzerleri boyanmis gördüm, reklam panosu koymuslar o canim desenlerin üstüne. Oysa acaba dünyada kaç evin duvarini imzalamistir bir sanatçi? Yaraticisi beni affetsin-, belki de adi pek ortaya çikarilmadigi için- kimindir bilmiyorum, Besiktasta üst geçidin yaninda , konservatuara bitisik duvardaki pastel renklerdeki panoyu da boyamislar, tepesinde yasasin Cumhuriyetin 75. Yili yaziyor. Öylesine tuhaf bir biçimde iftihar ettim ki... Tophanedeki isçi heykeli bir cüzzamliya dönüstürüldü, kim bilir hangi ellerce.. Arnavutköydeki heykel ne oldu, Galatasaraydaki Çalik imzali aniti kaldiriverse birileri, kaç kisi fark edecek? Tipki yitip giden agaçlar misali... Fenerbahçeye sapan yolun kenarindaki sakiz agaci da kurudu gitti biliyor musunuz, biliyor musunuz kaç ihlamur, kaç sakiz, kaç manolya kaldi bu sehirde? Hoca Ali Rizanin çamlarina gelince...Onlari yaktilar... Kömürlesmis gövdeleriyle, kahverengi sarimsi kavrulmus bir tepecikte, aci içinde üç bes kuru iskelet simdi onlar. Bir utanç abidesi ... Topraklarin hazineye ait oldugu ve iktidarlar tarafindan önüne gelene peskes çekildigi bir memleket... Yöneteniyle, yönetileniyle bir talan psikolojisi içinde hiç bir seye sahip çikmayan insan topluluklari... Olumluyu yok etmek , ilerleyeni çelmelemek için sanki yeminli bir ülke... Bir yok ediciler diyari... Buradaki basarilari onla, on besle çarpmak gerek, bir de alinlarindan öpmek... Bedri Rahmi, Hoca Ali Riza, Çalli, Koman ve digerleri bizleri affetse, doga etmeyecektir, büyük harfli insan etmeyecektir ... Solmaz Kamuran 18 Kasim 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |