| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Kisbasi Fenerbahçe... Saat henüz dört buçuk ama neredeyse ortalik kararacak. Gri bir deniz, gri bulutlar, gri ufuklar... Sanki martilar bile grilesmis... Çinarlarda son yapraklar, marinada yalniz tekneler, parkin girisinde bir kestaneci... Geçen yazin bir küçük izi bile kalmamis göze görünen... Hani nerde sevgililer, gülüsler, iç çekisler... Hiç biri yoktu meydanda ama Ramo vardi, elinde otuz yildir tasidigi çiklet tezgahi dolaniyordu ortalarda. Ufak tefek, kara kuru, basinda beresi, ayaginda sari lacivert çoraplari... Hemen segirtti geldi. Yaslanmisti, saçlari agarmis, disleri zaten çok önce dökülmüstü. Uzatti naneli paketi ve basladi hikayesine: -Dört milyon bi biriktirdim, bi milyon bi biriktirdim ama hala ödeyemedim sigortami, hiç is yok hiç, bu Fener de yakti beni yine... Uzattigimiz bir milyonu alip gitti, beni tanimamisti, tanimazdi da zaten, ama ben onu biliyordum . O benim çocuklugumun, gençligimin insanlarindan biriydi, digerleri gibi... Gelen kisin habercisi bu gri aksamüstü, sikilmis bir yarim limondan firlayan çekirdekler gibi önüme ativerdi onlari... *** -Bak yaramazlik etme, yoksa karismam Dilbere veririm seni. Dilber ne kadar uzun bir süre kabusum olmustu benim. Kirmizili giysileri, seyrek saçlari, genis yüzündeki küçük gözleri ve garip gülüsüyle... Hele de bizim kapiya geldiginde nasil da ödüm patlardi. Bir türlü anlayamazdim, annemin bu korkunç kadina niye yemek verdigini. Dilber hep beni yanina çagirirdi anlasilmaz sözlerle, baska çocuklari da... Biz de arkamiza bakmadan kaçardik, uygun ve güvenli bir mesafeye ulasinca da avazimiz çiktigi kadar bagirirdik aklimiza gelen saçma sapan sözleri. Ama sonunda bir gün yakalandim ona, üstelik sokakta degil evde. Ögretildigi gibi kim o demeden kapiyi açmanin cezasiydi bu. Elim ayagim çözüldü, titremeye basladim, sesim kisildi, kucagimda bebegim kalakaldim karsisinda Dilberin. Elimden bebegimi çekip aldi, yere oturup dizlerinde sallamaya basladi onu. Oyun oynamak istiyordu Dilber... Bebegim onda kaldi... *** -Sekerim, bir yirmi bes kurusun var mi? Adalet, Bahariyenin basindaki kuaförün armagani sari naylon perugunu söyle bir savurarak, gözüne kestirdigine yanasir, isveli isveli iste böyle derdi: -Sekerim , bir yirmi bes kurusun var mi? Ne bir kurus eksik ne bir kurus fazla, yalnizca yirmi bes kurus isterdi o. Herhalde elli bes altmis yaslarindaydi ama bize çok yasli görünürdü, en fazla on dört, on bestik , yirmi besin üstündekilere ihtiyar diye baktigimiz çaglar... Altiyoldan baslardi salinarak yürümeye, ayakkabici vitrinlerinin önünde kendini seyrede seyrede ta Moda ilkokulunun oldugu küçük meydanciga kadar giderdi. Sonra haydi oradan geriye...Gün boyunca herhalde bunu en az yirmi otuz kez yapardi. Dudaklari ve tirnaklari hayatimda gördügüm en çilgin kirmiziya boyaliydi, elbiseleri eski püsküydü ama kol agizlarinda, eteklerinde dantelleri, kurdelalari eksik degildi. Ille de bir sapka olurdu basinda, kimi zaman çiçeklerle bezenmis bir genis kenarli hasir , kimi zaman gözlerinin üzerine düsen puanli tülüyle bir kadife bere ... Giysilerinin yipranmisliginin da, kendi acikliliginin da farkinda degildi. Eski saraylarda etegini sürüyerek salinan iç giciklayici bir kontes gibi , kendi dünyasinin masallarinda dolanirdi Adalet... Oysa Kusdili Çayirinda bir yikintida kalirdi, üç bes iyi yürekli insanin verdikleriyle giyinir, yer içerdi. Neler neler uydurulurdu hakkinda... Yok efendim kocasi pilotmus , ilk uçusunda ölmüs ve o da böyle yitirmis aklini acidan ; yok efendim, aslinda çok zengin bir ailenin kiziymis, her seyini bir yanginla kaybetmis, bes parasiz ve kimsesiz kalakalmis ; yok efendim Atatürke asikmis ve karasevdadan bu hallere düsmüs. Neler neler... Çayir Güzeli Adaletin gerçek hikayesi neydi hiç ögrenemedik ve belki aslinda hiç merak da etmedik tipki digerlerininki gibi... *** Mesela, sert adimlarla, hiç durmadan yaninda köpegi ve sirtinda leopar kürküyle Bagdat Caddesini arsinlayan kisa saçli kadin gibi. Hiç mi hiç konusmazdi o. Yalnizca neredeyse kosarak ve hiç kimselere bakmadan yürürdü kilometrelerce, gün boyu, yaz kis demeden... Arada bir pesine takilip, bir gizemi çözebilme heyecaniyla izlerdik onu. Dogrusu ödümüz de patlardi hem ondan hem de yanibasinda sadakatle yürüyen koca kurt köpeginden ama o fark etmezdi bile, yürür, yürür, yürürdü... Biz de sonunda yorulup vazgeçerdik bu anlamsiz takipten. Esmer, ufak tefek avukat hanima gelince. O gerçekten kiyameti koparirdi, ana caddeler degil sokak aralariydi onun mekani, bir elini beline koyar digerini sallayarak firlardi bir duvar tepesine, inanilmaz keskinlikte siyasi nutuklar atip, ülkede sürüp giden yolsuzluklari bir bir sayip dökerdi. Dogrusu fena sayilmayacak ölçüde bir dinleyici kitlesi de bulurdu, hatta arada alkis bile alirdi. Konusmasini bitirince bir baska sokaga dogru tutardi yolu, pesinde bir iki merakli çocuk... Benim sevgili delilerim... Çocuklugumun piriltili gökyüzünde yalniz ve uzak gezegenler misali kendi kendilerine dolanip, geçip giden delilerim... Kirmizili Dilber, Çayir Güzeli Adalet, Leoparli Kadin, Avukat Hanim, Fenerli Ramo...Nerede dogduklarini, hangi gün dogduklarini, annelerinin babalarinin kim oldugunu bugün öylesine çok merak ettim ki... Solmaz Kamuran 29 Kasim 1998
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |