.
. .
. . .


Kis ortasinda bir yalniz ada: Santorini

Atina havaalaninin iç hat salonu tiklim tiklim doluydu. Yeniyil arifesinde insanlar ailelerinin yanlarina gitme telasi içinde. Kiminin elinde yaldizli kagitlarla sarilmis hediye paketleri, kiminin önünde içi domates, yesillik ve meyve dolu sepetler. Nerdeyse her on dakikada bir Yunanistan’in degisik yörelerine bir uçak kalkiyor:

Yanya’ya, Hanya’ya (Hanya’nin Girit’te bir kasaba oldugunu bu vesile ile ögrendim) , Midilli’ye, Selanik’e, Kalamata’ya, Korfu’ya ve nice adini bilmedigim yere... Anonslar, anonslar, degisen otomatik tabelalarin sikirtilari, açilip kapanan kapilar ve çesit çesit insan...

Uzunca bir süre bu kosusturmacanin içinde bekledik. Özürlü bir adam güçlükle ittigi el arabasinda Samfistigi satiyordu, seyyar tezgahinin bir kenarina “dilenmiyorum, çalisiyorum” yazilmisti. Orta yas sinirinda, koyu mavi önlüklü esmer kadinlar ellerinde plastik süpürge ve faraslar kalabaligin biraktigi çerçöpü temizlemekte.. Bir anne yeni yürümeye baslamis çocugunun pesinde kosturup duruyor. Biz Santorini yolculari en sona kaldik, gün batmis, ortalik kararmisti, apron hafiften çiseleyen yagmurda, sari isiklarin altinda parildayan alçak, genis karinli bodur uçaklarla dolu, hepsi de pervaneli.

Uçaktaki yerim tam da bu pervanenin kenarindaydi. Önce yavas yavas sonra da gözümün izleyemedigi bir hizla dönmeye basladi ve havalaniverdik. Öylesine kisacik bir uçus ki bu, neredeyse hostesin ikram ettigi portakal suyunu bitirene kadar o da bitiyor. Tam tamina otuzbes dakika.

Küçük havaalanindan bir taksiyle kalacagimiz otelin yolunu tutuyoruz. Yagmur ve karanlik, o kartpostallardaki Santorini’yi göstermiyor bize. Silecekler bir saga bir sola çalisiyor, iri damlalar pencere kenarlarinda derelesmekte. Tepeye dogru kivrila büküle çikan yokusun sonunda, mavi kubbeli bir kilisenin önünde duruyor taksi. Esmer bir erkek ve sarisin bir kadin güleryüzle “hosgeldiniz" diyerek karsiliyor bizi. Ellerimizde çantalarimiz, genç kadinin fenerle aydinlattigi basamaklardan iniyoruz. Etrafta hiç bir ses yok, uzaklarda bir fener göz kirpiyor, deniz kapkaranlik.

“Iste geldik" diyorlar ve kurumaya yüz tutmus dallariyla yazi bekleyen irili ufakli saksilarla dolu bir taslik verandaya ulasiyoruz.Iki kanatli bir camli kapiyla odamiza giriyoruz. Bir otel odasi beklerken kendimizi geleneksel bir Santorini magara evinde buluyoruz. Siyahimsi genis kayraklarla dösenmis bir zemin, dibe dogru daralan bembeyaz badanali duvarlar kemerlerle birlesiyor alçak tavanla, kenarlardaki alçi apliklerden sizan los bir isik . Giristeki mermer masanin üzerinde bir sise beyaz sarap ve iki küçük kadeh. Bir “hosgeldiniz "kibarligi. Hiçbir isitici olmamasina karsin magara ev ilik. 700 yillik bir yer oldugunu anlatiyorlar, en büyük özelligi de kisin sicak, yazin serin olmasiymis ve bir de vurguluyorlar, "1956 depreminden kurtulmus ender yapilardan biridir burasi". Santorini’de kaldigimiz dört gün boyunca bol bol isitecegimiz bu deprem yerle bir etmis adayi ve insanlar yeniden kurmak zorunda kalmislar yasamlarini, binbir güçlükle, acilarla.

Sohbet ederken bir yandan da ortaligi gözden geçiriyorum, bir buzdolabi, tepede bir yere monte edilmis bir tv, iki küçük kanepecik, minimini bir mutfak, ve bir dusla klozetten olusmus tuvalet. Dört hatta bes kisinin kalabilecegi bir yer ama yemegini kendin yapacaksin, ya da çevredeki kafe barlarda lokantalarda halledeceksin yemek isini. Ama anliyoruz ki bu mevsimde burada bu da mümkün degil, çevremizde hiç bir sey yok, tüm dükkanlar, lokantalar, barlar kapali. Ev sahiplerimiz bizi bu küçük adanin merkezi olan Fira kasabasina götürmeyi teklif ediyorlar yemek için. Ve çantalarimizi birakip tirmaniyoruz yine merdivenleri.

Yerel yemekler ve piza yapan ufacik dükkanda bir karaf sarapla isiniyoruz. Dogrusu pidelerimiz güzel. Sonra bankalarla çevrili issiz meydanciktaki taksi duragindan bir arabaya atlayip tutuyoruz magara evimizin yolunu. Adresi hemen ezberledik : " Imerovigli, Martesa Kilisesi"...

Imerovigli adanin en ünlü yerlerinden biri, adi "gün bekçisi" anlamina geliyormus, kim bilir belki de en yüksek noktada olmasindan mi nedir. Öylece tepeden bakiyor Ege’ye, hem de çepeçevre. Bizim henüz söyle gündüz gözüyle göremedigimiz Ege’ye.

***

Ertesi sabah uyanir uyanmaz merakla firliyorum terasa, günes gri bulutlarin arkasinda saklanmis , saklansin varsin. Yüzlerce küçük beyaz badanali, mavi kapili, pencereli bir ev daginin tepesindeyim. Önümde Ege’nin sularinin sakin sessiz kis günesiyle pirildadigi, üç bin bes yüz yil önce olusmus Caldera, yani tektonik çöküntü. Ters bir hilale benzeyen adanin bu karinciginin hemen önünde, kiyiya yakin bir yerde iki koyu kahve adacik, agaçsiz, yapraksiz. Iki yanardag. Birinin adi eski yanar (Palea Kameni), digerinin yeni yanar (Nea Kameni) . Onlarin arkasinda tam batida insansiz miniminnacik Aspronissi adasi ve Calderayi kuzeyden çevreleyen Thrassia adasi.

Santorini kirmizi, siyah volkanik kayaliklarla yükseliyor Caldera’nin çevresinde . Tepelerde kar yagmis izlenimi veren beyaz evler, aralarda koyu mavi kubbeli irili ufakli kiliseler. Adada tam 350 kilise varmis ögrendik. Bu kadar çok olmasinin nedenini gemicilere bagliyor adalilar. Azgin denizlerde ölümle mücadele eden gemiciler karaya çikar çikmaz Tanri’ya sükretmek için hemen bir kilise yaparlarmis, iste bunca kilisenin nedeni de buymus. Inanilmaz bir kipirtisizlik içinde uzanip giden sulara bakiyorum hafiften ürpererek. Korkuyla karisik kaygilardan ve biraz da insanin içine isleyen sert soguk rüzgardan.

Soguga, çiseleyen yagmura filan aldirmadan çikiyoruz yola. Adanin en güneyindeki Akrotiri’ye gidiyoruz. Büyük çöküntüde yer altinda kalmis antik Minova kentinin kalintilari, üzerlerine koruma amaciyla yapilmis demir konstrüksiyonlu seffaf tentelerin altinda dev bir tiyatro dekoru gibi. Sarinin sarisi bir isik, incecik volkanik külle örtülü ölü kenti söyle bir aydinlatiyor, tahta rampalarin iki yaninda dev toprak fiçilar, tas vazolar, mermer su oluklari, topragin içinde kaybolup eriyen merdivenler. Yapilan kazilarda arkeologlar tek bir insan iskeleti bile bulamamislar. Yalnizca bir domuz iskeletine rastlanmis. Mücevher de çikmamasi nedeniyle kimileri otuz bin kisinin kaçabildigine inaniyormus. Atlantis adli efsane ülkenin burasi olduguna dair de yaygin bir söylence var. Hem de asirlardir.

Platon’un yazdigina göre Atlantis içiçe dokuz halka kara ve onlari çevreleyen dokuz halka denizden olusuyordu. Denizler Tanrisi Neptün bunu sevgilisi Cleito’ya bir armagan olarak yaratmisti. Onlarin çocuklarindan da Atlantis halki türemisti. Adalar alabildigine zengin, insanlar alabildigine mutluydu. Sehir siyah ve kirmizi taslardan yapilmisti, evlerin çatilari kizil bakirdandi ve gün isiginda piril piril yanarlardi. Kubbeleri ve kuleleri fildisinden biri altin digeri gümüs duvarli iki de tapinak vardi. Ve birgün bütün bunlar yok olup gitti. Akrotiri gerçekten de Atlantis mi degil mi bilinmiyor ama adaya çok uyan ve onu süsleyen bir dramatik söylence oldugu da kesin.

Bizden baska kimselerin olmadigi harabelerden sonra bu kez de adanin en kuzeyine gitmeye karar verdik. Bu çok da zor bir is degildi çünki adanin kuzeyiyle güneyi arasindaki mesafe sadece on sekiz kilometre, dogudan batiya ise iki ile alti kilometre arasinda degisiyor genisligi. Hatta öyle noktalar var ki yürürken iki tarafini da rahatlikla görebiliyorsunuz adanin.

En kuzeydeki sevimlinin sevimlisi kasabanin adi Ioa. O da tipki Imerovigli ve Fira gibi yalçin uçurumlarin tepesinde kurulmus, vaktiyle 9000 kisi yasarmis ama ardarda patlayan yanardaglar ve 56 depremi yerli nüfusu 500’e kadar düsürmüs. (Su anda adadaki on üç yerlesimde kisin toplam 5000 kisi yasiyor zaten) Yine sanki bize aitmiscesine sessiz dar sokaklarda dolastik, kendi adimlarimizin volkanik taslardaki tikirtisinin ve kedilerin esliginde. Evet adanin kedisi bol, en çok da siyah beyazlar, duvarlarin tepesinde, kapi önlerinde, merdiven kenarlarinda tembel tembel oturuyorlar, sevilip oksandiklarinda nasil da tirliyorlar bir bilseniz.

Ioa’nin arkalarinda küçük bir balikçi barinaginda rengarenk tekneler yanyana çekilmisti bir kenara. Oyuncak gibiydiler, ufacik.. Turuncu aglar, pasli demirler ve kosturan çocuklar. Siyahlara bürünmüs bir yasli kadin selam vererek geçti yanimizdan, elinde bir file. Yorgun yorgun, adeta ayaklarini sürüyerek uzaklasti batan günün son isiklariyla boyanmis sokakta. Buranin gün batimi çok ünlüymüs, tüm tanitim kitaplari, kartlar hep Ioa’da rengarenk isiklarla batan günes resimleriyle dolu. Geldigimiz yolu gerisin geri yürürken evlerden birinden bilmedigim bir müzik yükseliyordu. Bir klasik opera parçasiydi bu. Nasil yakisiyordu issiz, sessiz ve sakin sokaklara...

Eve döndügümüzde sansimiza televizyonda Findikkiran balesi vardi. Tatli ada sarabi ve müzigin sarhoslugu yorgunluguma eklenince uyuyup kalmisim oturdugum yerde.

***

Sabah uyandigimda, iste yilbasi günü, dedim kendi kendime. 1998’in son günü, yagmurlu bir Persembe...

Yilbasi günü nasil da bir telas olur büyük kentlerde, son alisverisler, evlerde yemek hazirliklari, disariya gideceklerde bir süs bir süs. Santorini’de ise kapali dükkanlarin vitrinlerinde ve evlerin pencerelerindeki yilbasi çamlarindan baska bir belirtisi yoktu ne giden yilin ne de gelenin.

Sokak köpeklerinin yalvaran bakislarla önünde bekledigi bir büfede dönerli sandviçlerimizi yedik tahta banklarda.Yine avare avare dolastik sokaklarda, bir tasra bakkali havasinda dükkan bulduk, açikti. Inanilmaz ucuzlukta ivir zivir satin aldik, biblolar, vazolar, mumluklar ve hatta bir de tavla. Tavlaya tavli diyor Yunanlilar, dolmaya dolmadaki, fava bildigimiz gibi fava, fistik ise fistiki. Öylesine ortak kelime var ki... Yalnizca kelime mi, yemek yeme aliskanligi, davranislar, aile iliskileri, her sey çok yakin birbirine, söföründen garsonuna herkes de bunun bilincinde ve ortak bir sekilde yöneticilerden sikayet ediyorlar ve bir de Amerika’dan... Ah, diyorlar ah, hepsini onlar yapiyor... Biz Türklerle aslinda iyi anlasabiliriz, biz ayniyiz... Isin dogrusu biz de kendimizi bir yurtdisi gezisinde hissetmiyorduk.

Fira’da, limanin tam 566 basamak üstünde bir kafenin terasinda, rüzgara filan aldirmadan bir kahve içtikten sonra evimize döndük. Aksam’in o büyülü son dakikalari etrafi morumsu bir mavilige boyamisti, evler cividimsiydi artik. Her aksam buradan Pire’ye giden posta vapuru isiklarini yakmis yavas yavas süzülüyor denizde. Zaman zaman buhar bulutlari yükselttigi söylenen yanardaglarin yassi kraterleri kapkaranlikti. Bir uçak gidiyordu gökyüzünde, kim bilir nereye, hem de yilbasi gecesinde...

Biz de kendimizce hazirlanip Pyrgos kasabasinin ünlü tavernasinin yolunu tuttuk, hiç olmazsa disarida yemek yemis oluruz diye. Bizden baska bir Ispanyol çift daha vardi koca salonda. Garsonlar pervane oldular çevremizde. Tavernanin patronu iki de bir de gelip bize bu gece evde yemenin bir Yunan gelenegi oldugunu, yarin aksam gelirsek çok eglenecegimizi söyleyip duruyordu güleç bir yüzle, sanki bizim adimiza üzülüyordu.Evet, belki de yasadigimiz en sessiz yilbasiydi bu ama bizim hiç sikayetimiz yoktu. Oturdugumuz yerden adanin doguya bakan kumsallarina yayilmis köylerin isiklarini seyrediyorduk, Santorini saraplari kendine özgü bir lezzetteydi ve yemekler enfesti. Saat oniki de garsonlar ve komsu masayla paylastik yeniyil sevincimizi. Bir süre sonra sokaklarda arabalar, motosikletler belirdi, delikanlilar kendi aralarinda aglenmeye çalisiyordu, belli ki kizlara izin yoktu gece disari çikmak için. Zaten hiç asiklar görmemistim ortalarda dolasan, adada asik olmadigindan degil köse bucak abilerden, babalardan, komsulardan saklandiklarindandi muhakkak. Her küçük yer gibi onlar da tutucuydular galiba bu konularda...

Geri dönmek için bir taksi çagirmak istedigimizde, sikila büzüle hiç taksi olmadigini söylediler ama çare bulmuslardi. Tavernanin tombul patronu bizi ve Ispanyollari kendi arabasiyla birakacakti evlerimize. Yeniyilin kisa da olsa ilk yolculugunu yabanci dostlarimizla yaptik. Uzun saçli, uzun boylu Ispanyol kadin çat pat Ingilizcesiyle bana kocasinin eskiden çok içtigini ama simdi hiç içmedigini söyledi, artizan tipli bir adam olan kocasi da basiyla, evet evet diye onayladi. Bu garip itirafin sevincine ben de katildim. Bu arada taverna sahibi ardarda siraliyordu yilbasi gecesi mazeretlerini, aldirmadigimizi, memnun oldugumuzu söyledikse de fark etmiyordu, ille de bir baska gece mutlaka gelin, deyip duruyordu. Bursa’da dostlari oldugunu ve Türkiye’yi çok sevdigini anlatiyordu. Martesa Kilisesinin önünde inip vedalastik. Arabanin sesi uzaklarda kayboldu. Yine karanlik, yine sessizdi ortalik. Merdivenlerden indik. Kapinin önünde bizi bekleyen biri vardi. Patileri beyaz, gözlerinin etrafi kapkara bir pisicik. Hem de kirk yillik kedimiz gibi binbir sikayet dolu miyavlamayla bekleyen bir pisicik... O, bir kaktüs saksisinin dibinde kasar peynirini yerken biz de magara evimizdeki küçük televizyonda Teodorakis konserini izledik. Yeniyil gerçekten çok degisik ve garip gelmisti.

***

Adada kalan iki günümüzü bol bol gezmekle geçirdik. Imerovigli’den Fira’ya dogru uzanan, evlerin arasindaki patikada yürümek sürprizlerle doluydu. Her köseyi dönüste bir baska çarpici manzara daha çikiyordu karsimiza. Kimi beyaz kimi mavi kubbeli kiliseler, sanki denizin ortasina açiliyormus gibi görünen mavi parmaklikli kapilar, kale kalintilari, daracik bir sokaktaki inanilmaz zenginlikte müze... Ve Fira limanindan yukari çikan dimdik yokusta birkaç katir... On yil önce teleferik yapilmasina karsin katircilar hala mevcut adada, zaten teleferigin gelirinin bir bölümü de onlar arasinda paylastiriliyormus .

Pyrgos, gündüz gözüyle bir baskaydi. Adanin ortalarinda bir yerlerde bir Venedik kalesinin içinde ve çevresinde evler, kale kalintilarinin arasinda sallanan çamasirlar ve merdivenleri çikarken selam veren insanlar...

Perissa ve Kamari plajlari simsiyah tasli kumsallariyla alabildigine yalnizdi. Çekilmis tekneler, kapilari top kilitli yüzlerce dükkan ve bos sokaklar... Ve birkaç insan...

Ada kis mevsiminin yalnizliginda bile olsa, biz yine de yeni dostlar kazandik. Fanasis, Marianna, Yorgo, Dimitris, pizacidaki garson, taksi söförleri... Evet onlari tekrar göremesek de, bir "garip" yilbasinin anilarinda hep birlikte yasayacagiz...

Solmaz Kamuran

13 Ocak 1999

 

© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .