| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Yagmur biraz önce dinmisti ama yine baslayacakti, kesin. Anayoldan asagiya, su kenarina inen patikanin kenarinda, üzerlerinde incilenmis iri damlalarla, karmakarisik teneke kutularda çiçekler... Bir baraka... Çamdan yapilmis, tahtalar yillarla kizarmis... Her nefesle insan, içine kadar o daglardan cosa tasa gelen dereyle doluyor, mevsim kisya sanki üsümek gerek, ceketinin önünü üstüste katliyorsun gögsünde, aslinda üsümüyorsun. Belki de korkuyorsun doganin coskusundan, oysa yagmur kuslari nasil da civildiyor pervasizca. Çamlarin, çinarlarin arasinda narlar kirmizi kirmizi, ayvalar sicacik, sapsari. - Haydi, girelim içeri. Gözleri öylesine mavi ki, konusurken ille de yüzüne, gözlerine bakmak için zorlaniyorsun . Kir lokantasi bombos. Masalar, sandalyeler, tuzluklar kendi terkedilmisliklerinde ve sikayetsiz bir tevekkülle yazi beklemekte, sanki kis uykusuna yatmis hepsi de. Ya bizler?... Belki de uykusu kaçmis bir çocuk fütursuzlugunda... -Herkese alabalik, bir de salata ortaya, söyle bol limonlu olsun, sarimsak da getir, aman gözünü seveyim bizi ihmal etme. Koca bir yaprak titriyor ve üzerindeki damlalar birlesip akiveriyor bir alttaki daha küçük yapragin üstüne, oradan da bir gecikmis begonyanin rengi kaçik salkim çiçegine, ucuna takiliyor bir pembe minik çantacigin, sallaniyor da sallaniyor çiçek ve su damlasi birlikte... Bir uzun kollu ag da tam o sirada sallaniyor havuzlardan birine, sanssiz alabalik acaba hangisi çirpinanlardan? Kendi istahli vahsetime hiç rastlamamis gibi yapmayi yegleyerek basimi çevirip dinliyorum mavi gözlü adamin hikayesini... -Limonlar, sari güzel, sulu limonlar...Limonlarim var... Küçük bir oglan çocugu, kizilimsi kisa perçemleri alnina düsmüs, üstünde ona bol gelen, kim bilir kimin verdigi bir kirçilli ceket, ayakkabilari boyasiz, birinin bagciklari yok, basindaki kasketse ne yasina ne de basina hiç mi hiç uymuyor. Merdivenlerine oturdugu Yenicaminin gölgesi aksamin alacasinda kayboluyor. Misirçarsisina girip çikanlar hala var ama ortalik fark edilir bir sekilde tenhalasmakta... Sandiktaki limonlar ve kizil perçemli çocuk daha bir yalniz, daha bir birbirine muhtaç... Birden siyah bir araba belirdi, bu bir faytondu, bir kupa... Atlar kisnedi, sürücü hisst dedi, durdular. Küçük kapi aralandi ve siyah tüllü basiyla bir kadin belirdi ortasinda. - Kaça bu limonlar oglum? Ne güzeldi sesi, ah ne güzel... -Tanesi... -Yok birak tanesini, kasan kaça çocugum? Ben hepsini alacagim ama bir sartim var, benimle gel , hastaneden kocami almaya gidiyorum , sen de bana yardimci olursun, emeginin karsiligini da bol bol veririm. Çocugun kararsizligi, kadinin yumusak ve sefkatli bakislarinda eridi gitti, sicak bir bardak çayda dagilan seker misali... Üç, bes dakika sonra sahil yolu... Batan günesin son isiklari... Tikir tikir nal sesleri... Kadin ve çocuk iki atin çektigi kupada Samatyaya dogru gidiyordu. Gittiler, gittiler ve araba bir büyük yapinin önünde durdu. Kadin içeri girdi. Disari çiktiginda yaninda bir adam vardi. Çocuk kosup hademenin elindeki bavulu aldi. Yine bindiler arabaya. Yolda hiç konusmadilar, adam da, kadin da, çocuk da... Cagaloglunda bir konagin önünde durduklarinda hava iyiden iyiye kararmisti. Boyundan büyük çantayi zorlana zorlana çikardi mermer basamaklardan yukari küçük, kizil perçemli çocuk. Içeri girdiler. Isiltili avizeler, yumusacik samur misali halilar, görkemli bir çifte merdiven... Çocuk: -Ben artik gitsem, dedi. Kadin: -Çok geç oldu evladim, bu saatte seni sokaklara birakamam, gel bizimle yemek ye, yarin da sabah erkenden gidersin evine , dedi. Kararsizdi, hem evden merak ederlerdi. Kadin israr etti, katiyen olmaz, dedi, ben kendi elimle götürürüm seni , dedi. Sonunda çaresiz kabul etti. Itiraz edemiyordu ki bu güzel sesli kadina... Sofraya oturuldu. Gelsin çorbalar, ardindan etler, zeytinyaglilar... Yoksul olmasina yoksuldu ama hiç mi hiç arsiz degildi kizil perçemli çocuk. Bir de ögretmisler, bilmedigin yerde sakin yeme, içme, diye. Kibarca reddetti yemekleri. Mazereti hazir, öylesine çok yedim ki aksamüstü...." Ve odalara çekildi herkes, onun odasi da arka caddeye bakan bir oda. Birazdan sofrayi toplayan hizmetçi de elinde bir çanak tuzsuz çekirdek, geldi yanasti yanina: -Sen kimsin, kimlerdensin, annen baban nereli, nerede oturursun?... -Peki, ya sen?... Fisir fisir anlatmaya koyuldular. Ortalik nasil da sessizdi ... Bir fare tikirdasa tavan arasinda ya da bir kumru pencere kenarindan kanat çirpsa titriyordu insan, gecenin kaçi olmustu kim bilir, birden bir ses yankilandi sessizlikte: -Et isteyen yok mu , et isteyen? Gerçi o zamanlarda sokak sokak dolasip, camekanli seyyar tezgahlarinda ciger, et satanlar çoktu, ama gecenin bu saatinde?... Olmaz olmasina ama, hani ya ? Gidip pencereden disari baktilar. Sokaklar karanlik ev gölgelerinde yapayalnizdi, tek bir kipirti yoktu ortalikda. Ses tekrar yankilandi: -Et isteyen yok mu, et isteyen? Korkuyla sarildilar birbirlerine, sonra çocuk sesin geldigi yöne, kapiya dogru yöneldi ve ses tekrar bagirdi, tam da kapinin önünde: -Et isteyen yok mu, et isteyen? Bir bilinmez merakla, kalbi güm güm atarak açiverdi kapiyi. Bugün hastaneden çikardiklari adam üstü basi kan içinde karsisindaydi ve bir elinde o güzel sesli kadinin bacagi, bir elinde bacagi bagiriyordu: -Et isteyen yok mu, et isteyen? Al oglum al, sen bu gece hiç yemedin yemeginden. Iki dis sarimsak daha atiyor agzina mavi gözlü adam ve diyor ki: -Aslinda ben bu hikayeyi babam gibi anlatamiyorum. O öyle bir güzel anlatirdi ki, her defasinda ben ve aksamüstü mahalleden yalvar yakar topladigim arkadaslarim, annemin kurdugu sofranin etrafinda nefesimizi tutarak beklerdik o kapinin açilmasini. Babam harika anlatirdi, en can alici noktada birden susar ve ya bir yudum rakiyi söyle bir çalkalardi agzinda , ya da bir kürdanla gözleri yari açik, iki ön disinin arasina takilmis maydanozu çikarmaya ugrasirdi ve biz yalvarirdik: -Eee sonra... Ayni hikayeye bilmem kaç kere dinledim... Söyle bir salladi elini... O sirada alabaliklar gelmisti sofraya, üsür gibi olduk. Garsona döndü: -Kapiyi aç, aç, dedi. Disarisi daha sicak, birak girsin içeri hava. Sapsari, sulu limonu sikti alabaligin üstüne. -Sonra, yillar sonra, ben yeni askerden gelmistim ve o ölmüstü, mezarliktan dönmüstük, annem kirik dökük, yine de bir çay yapti. Balkondaydik, ev Okmeydaninda, o zamanlar ortalik bombos. Ölünün arkasindan konusulmazmis, ama biz konusuyoruz. Söyleydi, böyleydi... Annem dedi ki: -Belki üzüleceksin ama onlarin hepsi de onun muhayyilesinin ürünüydü. Hiçbiri yoktu...Hiçbiri olmadi. Sordum anneme: -Hiç biri mi? -Hiç biri, dedi, kavusturdugu ellerine bakti tevekkülle. -Ey, dedim, ey uydurukçu babam benim... Iki küçük dis sarimsak daha atti agzina, sarabini söyle bir kokladi yudumlamadan önce. Yagmur nasil yagiyordu, hem de nasil, cam kenarlarindan içeri girmeye baslamisti bile... Mavi gözlü adam ve babasi dogrusu güzel uyduruyorlardi ... Solmaz Kamuran07 Subat 1999
© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |