| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Köycegizdeki küçücük evimizin küçücük bahçesine, her gittigimde yeni bir seyler dikip duruyorum. Ertesi günden itibaren de dolasip teftis ediyorum onlari, bakalim ne oldu, diye... Bir mucize bekler gibi dikkatle bakiyorum, yeni minicik bir yaprak ya da tomurcuk ariyorum bana merhaba diyecek. Tabii ki bu olmuyor ama olsun ben umudumu kesmiyorum, biliyorum büyüyecekler bir gün...Nasil olsa diktim onlari ben bahçeme, serpilip büyüyecekler... Ben, sabahlari bu mutad bahçe gezimi yaparken , bir de bakiyorum karsidan nefesi kuvvetli Arap Hocanin karisi geliyor, yaninda koca inegi: -Ehh hosgelmissiniz, diyor, napiyorsun, bahçe mi, bakmadan olmaz, hadi sana kolay gelsin. Yüzünde bir güzel gülüs... Agir agir uzaklasiyor göl kiyisina dogru. Göl genelde o saatlerde durgun oluyor, karsida Ölemez Dagi.. Tepesi bulutluysa bil ki yagmur yagdi yagacak. Yagmur yagarsa sari yagmurlugumu giyiyorum, elimde bahçe makasi, ise devam...Karsidaki Okaliptus korusunun önündeki sazlarda ufacik yagmur kuslari oyunlar oynuyor, incecik bir dalin ucunda haydi bir asagi bir yukari sallanalim... Sanki trapez yapiyorlar civiltilar içinde. Komsunun keçisi kosturup duruyor gevrek sesiyle... Içerden gidip bir parça ekmek alip atiyorum önüne, neseli bir telasla kosup kapiyor. Pazartesi sabahlari daha bir senlikli ortalik. Evin önünden geçen yolda trafik artiyor. Traktörler, motosikletler,döküntü arabalar ve kamyonlar... Ardarda... Hepsi de pazara gidiyor. Kipkirmizi traktörün birinin direksiyonunda genç bir delikanli, yaninda basinda yemenisi taze karisi. Arkada kayinpeder kasada , ellerini gögsünde kavusturmus sebze sandiklarinin arasinda, kendisiyle iftihar eden bir pozda, sallantiya, ziplamaya aldirmadan ayakta duruyor. Görünen hersey onun eseri ne de olsa... Bir motosikletin üstünde kari, koca, çocuk üç kisilik bir aile. Nasil becermislerse bir yigin da bakir kap; peynir, yogurt, salça dolu. Tirtir tutmuslar pazarin yolunu, haydi Allah rast getire, bol kazançlar... Kamyonlar geçiyor, rengarenk plastik kovalar, çamasir seleleri, irili ufakli kaseler, legenler... Simdi gidip giristeki tezgaha yayilacak mallar. Çeyiz hazirlayan evlenme arifesinde kizlar, evine özenli geçkin hanimlar yanasacaklar bir bir: -Kaça bu? -Mavisi yok mu?
-Taksitle olmaz mi? Topu topu üç,bes milyona alti taksit.... Hafif kekeme satici düsünür gibi yapacak kafasini kasiyarak ve sonra küçük defterinde açacak yeni bir sayfa daha...
Kadinlar tutacaklar bu kez de havlucunun yolunu ellerinde satin aldiklari plastikler... Tozdan topraktan rengi belli olmayan, tamponu düsük bir Murat 124 bagira bagira köseden görünüyor. Içinde gelin kaynana, damat... Sepetler, sepetler, içleri turuncu portakal, mandalina dolu... Yüzler ciddi. Bizim köpek gürültüye kizmis boyundan bosundan beklenmedik bir gürültüyle havliyor. -Sus bakayim, edepsiz , deyip devam ediyorum dolasmaya elli metre karelik cangilimda, bir de bakiyorum, geçen ay diktigim katmerli begonvilde bir minicik filiz. -"Ayy olamaz"
Serefine gidip bir fincan kahve daha dolduruyorum kendime, bir de sigara yakiyorum. Radyo cizir cizir, almaz ki buralardan dogru dürüst bir istasyon. Daglarin tepesindeki vericiye sinirli bir bakis atiyorum. Daglar kar içinde, bembeyaz. Asagida çiçekler renk renk, bahar gelmis, daglar bembeyaz, dokunulmamis, öylece yükseliyorlar. Çogu da sönmüs volkanlar. Söyle bir hayal etmeye çalisiyorum onlarin alevler saçtigi dönemleri. Dört bir yanda agzindan alev püskürten canavar misali daglar, simdi bizim gezindigimiz ovalarda, su kenarlarinda kim bilir kimler? Kaunos harabelerindeki bes bin kisilik tiyatronun oturmaktan asinmis tas siralari...Aralarindan soganli bitkiler, dikenler çikmis. Tiyatronun az ilersinde bir ölçüm merkezi var. Yani kente yapilacak yol ve binalarin en ideal konumda olmasi için rüzgarin, günesin, yagmurun yolunu izini gösteren aletlerin oldugu yer. Ve tam tamina dört bin yil öncesine ait tüm bunlar.... Onlar geçip gitmisler, yaptiklari duruyor. Hamamin yaninda bir agaç var, acaba kaç yasinda? Onu kim dikmisti? Bu kez de ispanak, pirasa, domates dolu bir at arabasi geliyor asagidan. Kasketli bir köylü dayi geçerken eliyle selam ediyor. Kalkiyorum yerimden, kilerde yapilacak ne çok isim var, Istanbulda aklima bile gelmeyen... Aslinda daha oturup gazetelere bakmadim ama nedense canim hiç istemiyor. Ben biktim mi, yoksa ben, bir korkak miyim? Her gece televizyonda gördügüm yanip tutusan vücutlar, arabalarda ezilen kanli bedenler, yoksullugun pençesinde sokaklarda dilenenler, adi tinerciye çikmis sokagin çocuklari, elleri kelepçeli onlarca yila mahkum gençler, iskenceciler, iskenceye ugramislar, gözü bantli kadinlar , modern ya da gayri modern pezevenkler ve hiç durmadan konusup duran vatan-millet edebiyati tellalligi içindeki kifayetsiz politikacilar bir kez daha diziliyorlar gözlerimin önüne. Canim sikiliyor, oturup bir sigara daha mi yaksam? Yoldan vizir vizir geçiyor çaliskan köylüler, elleri kollari dolu dolu... Ben de tutuyorum alt kata inen basamaklarin yolunu. Hiç olmazsa reçel yapayim, diyorum. Bodrum mis gibi turunç ve bergamot kokuyor... Solmaz Kamuran 7 Mart 1999
© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |