.
. .
. . .


Amok Kosucusu Yorulunca....

Pazar sabahlarini çok seviyorum... Koyuyorum bir fincan kahvemi yanima, yakiyorum sigarami, günesin henüz kavurmayan tatli sicakliginin altinda, kedimsi gerinmelerle küçük molalar vererek gazetelerimi okuyorum. Bir de radyom var eski model, cam kenarindaki menekseler ve kaktüslerle ahbaplik eden. Balkon kapisini her açisimda istasyon kayiyor , tam kendimi yumusacik bir romantik sarkinin ritmine kaptirmisken, ortaligi eski zaman yangin habercilerinkine benzeyen yanik mi yanik bir yeni moda ses kapliyor ama ben yine de sinirlenmiyorum. Çeviriveriyorum asinmis yuvarlak siyah dügmeyi, her sey düzeliyor, yine basliyorum alli pullu sayfalari karistirmaya.

Her seyi her seyi okuyorum neredeyse; iç haberler , dis haberler, köse yazilari, üçüncü sayfa ,besinci sayfa, arka sayfa, seri ilanlar, resim altlari, sonra ekler, ekler, ekler...Tanimadigim insanlarin kilik kiyafetlerine verilen notlari inceliyorum, Uludag’da, Bodrum’da bulusanlarin kaçamaklarini izliyorum, yalnizliktan ne yapacagini bilemediklerini uzandiklari yataklarda “samimiyetle” ifsa eden akça pakça genç hanimlarin iç giciklayan fotograflarina bakiyorum, hiç gitmedigim ve herhalde de hiç gitmeyecegim restoranlarin dekorasyon ve mönü özelliklerini gözden geçiriyorum. Evet kesinlikle atlamiyorum tek satir.

Sonra da sira geliyor Cumhuriyet’in bulmacasina.... Iste en keyifli bölüm bu. Ansiklopedilere bakmadan yap bakalim kolaysa, diyor içimdeki bir ses. Ve saçlari iki yanda beyaz kurdeleli bir inatçi kara kiz çikip geliyor taa yillar öncesinden, elinde kursun kalemi. Hirsli hirsli basliyor sagdan sola, soldan saga.... Kübik resmin ülkemizdeki en büyük temsilcilerinden biri, Ayasofya’nin mimarlarindan biri, Istanbul’un eski adlarindan biri, Eskimolarin buzdan evlerine verdikleri ad, bir yarista ayni ahir adina kosan atlar, rütbesiz asker, eski zamanda gece bekçisi,bir nota, Avustralya yerlilerine özgü bir tür delilik...

Iste bu sorunun cevabini yazarken duraksiyor o inatçi küçük kara kiz, kaleminin arkasini dislemeye basliyor ve giderek siliklesiyor, siliklesiyor, kayboluyor. Yerine aci çeken bir kadin geliyor, saçlarinda az da olsa gümüs piriltilar, sigarasini içine çekmiyor isiriyor, basini yorgun yorgun çeviriyor, sabit bakislari ne Marmara’da oynasan erken bahar isiklarini görüyor, ne Kinali’ya dogru seyirtmis beyaz vapuru. Bir çesit delilik, Avustralya yerlilerine özgü...Yaziyor cevabi kadin: Amok...

Nedir Amok? Önüne çikan her seyi parçalayarak, öldürerek çilginca kosmak, kosmak ve sonunda aci içinde ölmek.

"Acaba ben de bir zamanlar Avustralyali bir yerli miydim?”

Sorusuna cevap vermiyor bilmece. "Ses" de diyor ki, saçmalama...

 

Yillar boyunca sevinci, kahkahayi, aciyi, gözyasini paylastigi, “belki de” tek arkadasinin bir akil almaz trafik kazasinda temelli gittigini ögrendigi gece de mi saçmaydi. Nasil bir arzu kaplamisti içini, firlayip Findikli’dan Galata Köprüsüne dogru avaz avaz bagirarak kosmak için ve rastladigi her canliyi öldürmek için, her seyi parçalamak için ve sonunda kafasini Yenicami’nin mermer basamaklarina vura vura kanlar içinde ölmek için...

 

Ama Avustralyaliligi o kadar sürmüstü iste, onun yerine, bu topragin insani olarak cam kenarinda oturup salya sümük aglamis, aglamisti. Onun için mi, kendisi için mi meçhul...

Amok Kosucusu yorulmustu...Oysa onu daha ne acilar bekliyordu, hem de ayni yerde, ayni camin önünde...

Annesi içerde, o güzel kafasinda tek bir saç teli kalmamis, o güzel menevisli gözleri çukura kaçmis uyuyor muydu, ya da uyur gibi mi yapiyordu, bilmiyordu. Ama parmakla sayili günleri kalmis bu kadinin; vücudundan çiktigi, kisilik kavgalarinda gelisen gururuna yem yaptigi, domatesli tereyagli sehriye çorbasina bayildigi bu hirçin, inatçi, huysuz ve bir o kadar da çocuksu ve cömert kadinin hastaliginin ruhunu nasil aguladigini biliyordu.

Seytan diyordu ki, al eline bir jilet kendini dogra, kanlar fiskirsin incecik, derin yaralardan, kes kendini, haydi kes, kes, kes...

Ve kesmiyordu, kesemiyordu. Onun yerine agliyordu, her zamanki gibi salya sümük, pismanliklar içinde. Ve yine meçhuldü kime acidigi, ona mi, kendine mi?

Acimak, acilar...

Acilar nasil da farkli farkli, her aci ayni dalga boyuyla yayilmiyor insanin ruhunda. Bir bakiyorsun bir Amok kosucusu olmussun, bir bakiyorsun gögsünü jiletleyen bir serseri... Ya da sümüklü bir sarhos...

Eger çaresizsen, bir çözüm getiremiyorsan, “yarin” yoksa, daha bir daglaniyor yürek, daha bir kavruluyor beyin, bedeninden vazgeçiveriyorsun hem de inanilmaz bir kolaylikla...

Su günlerde neden bilmiyordu kadin ama kendini yakmak istiyordu, bir bidon benzine bulanip kentin en islek caddesinde alevler içinde kavrulmak...Içindeki bir sesin disari çikmasi gibi geliyordu bu ona, hiçbir sey olan anlamsiz bir yasamin, harcanmisligin protestosu olarak, ilk, son ve ebedi bir çiglik gibi...

Cizirtili radyodan bir tok kadin sesi:

“Eger simdi degilse, ne zaman” diyordu.

Balkon kapisi esen bahar rüzgariyla aralandi, istasyon degisti:

“Ben sen o yok, biz variz...”

Küçük inatçi kara kiz geri gelmisti. Kursun kalemini bastira bastira yazdi. Boru sesi: Ti...

Solmaz Kamuran

14 Mart 1999

 

© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .