.
. .
. . .


Yildizlar bana yetmiyor...

Onunla ilgili ilk anim ne ? Hatirlamiyorum... Ama ona ait hatirladigim ilk sey, elidir. Küçük elimi sikan bir esmer el, kuvvetli parmaklar, beni neredeyse düseyazdigim bir çukurun önünde “hop” diye havalandiriveren kuvvetli ama peri kanadi gibi de yumusacik, sihirli parmaklar...

Sarilirdim boynuna, dayardim minik suratimi omzuna. Ahh,ah o eli ne çok severdim... Saçimi oksayan o eli; bana suluboya firçasini, kalemi uzatan o eli; gözyasimi silen o eli ne çok severdim...

Içim titrerdi onu görünce, o bana gülerdi. Korkardim, korkardim onu kaybetmekten, beni teselli ederdi:

-Korkma, derdi, korkma. Ben gitmeyecegim. Bir gün ararsan yaninda ve bulamazsan, gökyüzüne bak, bak ve dinle... Iste oralarda bir yerdedir seni çagiran sesim, adini duyarsin. Bir yildiz sana göz kirpar, ben oradayimdir, korkma... Ben ölmem. Kaybolmam...

Ve öldü.

Ve ben tam on üç yildir onsuzum. Onu dün götürdüm sanki Kuzguncuk mezarligina. Dün gibi, çünkü bir daha da gitmedim oraya. Bir daha “Baba” da demedim. Oysa çok özledim, deli oluyorum "Baba" demek için. Baba...Baba... Baba...

Kendi kendime bir hikaye uydurmustum üzüntümün kaynagini kurutmak üzere: Beni en çok seveni yitirdim... Ama simdi anliyorum ben en çok sevdigimi yitirmisim...

Onu seviyordum biraz da anne gibi. Nasil da hosuma giderdi annem annesine gittiginde ona bakiyor gibi yapmak. Bakkaldan, manavdan iki alisveris, bir acemi sofra... Küçük kadinlar...

Hiç mi hiç bozuntuya vermezdi. Saçma sapan yemekleri yer ve bir hanimefendinin bekledigi iltifatlarla donatirdi masayi. Sonra uzun uzun hukuktan söz ederdi. Ben aralarda kosturur rakisina buz getirirdim. O konusur, konusur, konusurdu...

Sonra büyüdüm, didismeler basladi. Galiba en az benim kadar hosuna gidiyordu tartismak. Ne kiyametler kopmustu o çati katinda. Zavalli annem, yukari tükürsen biyik asagi tükürsen sakal.

Ama barisirdik. Severdik birbirimizi. Toz kondurmazdik kimselere. “Çok içiyor” mu dediler, hemen benden bir küstah ses:

-Size ne, parasini mi istiyor sizden, hem siz onun tirnagi bile olamazsiniz.

Biri bana yönelik elestiri mi ima etti, yumusacik bir davet:

-Gel benim akilli kizim.

Velhasil askimiz büyüktü.

O ve ben dünyalarimizi paylasirdik. Herkes yattiktan sonra küçük seslerimizle herkesi çekistirir, yerin dibine sokardik, ve galiba:

-Ohh, der, rahatlardik. Birbirimizi anlardik, ya da anlamaya çalisirdik . Simdi düsünüyorum da belki de beni idare ediyordu, egleniyordu o saftoron tavrimla, hoslaniyordu ona duydugum naif sevginin acemi gösterilerinden.

Bense ona kendimi begendirmek için deliriyordum. Oturup kitaplarini deviriyordum, kendimce fikirler türetiyordum, küçük kafami patlatiyordum anlamak için, ama aklimi sevsin istiyordum, çok sevsin... Beyinselligin önemini el yordamiyla da olsa ondan ögrendim.

Babam, bana begenmenin sevmekten, begenilmenin sevilmekten öte bir sey oldugunu gösterdi.

Onu özlüyorum...

Iki satir yazinca istiyorum ki ona okuyayim, kafam karisinca ona sorayim, o fikrini söylesin itiraz edeyim, kavga çikarayim, hatta kapiyi çarpip bes dakikaligina evi terkedeyim. Sonra geri dönüp oturunca baris çubugunu tüttürelim. Herkes uyumus olsun. Biz ikimiz, terasta... Bir vapur gitsin karanlik denizde, bir uçak gökyüzünde, uzaklarda bir yerdeki bahçelerden kahkalar gelsin kulagimiza, biz konusalim, dünü bugünü yarini. ..Ben uykum gelince, egilip yanagini öpeyim:

-Haydi iyi geceler babacigim, yarin görüsürüz, diyeyim.

O öylece yapayalniz, agzinda sigarasi, elinde raki bardagi otursun balkonda... Ama orada olsun ... Yildizlar bana yetmiyor...

Solmaz Kamuran
13 Haziran 1999

© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .