| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Tanrinin oyuncak dolabi... Dört bin metre yükseklikte karsilastim onunla. Hemen sag tarafimdaydi. Görür görmez de asik oldum. Gözlerimi bir türlü ayiramiyordum ondan. O bembeyaz yorganlar misali uzanip giden sonsuz uykuyla dolu karli sirtlarindan, kizilimsi sert tehdit edici yamaçlarindan... Erciyes, yirmi bes milyon yildir her seyi bilen, gören Erciyes bende yalnizca tek bir duygu uyandirmisti: Itaat. Ve belki de derinlerde bir ask... Biliyordum, emindim; o, benim su sinegi kadar kisacik , küçücük dünyama girmisti ve ben artik nereye gitsem, ne yapsam o sivri zirveleri hep yanimda tasiyacaktim, gece ve gündüz.. Dünyada ve düste.. Her yirmidört saatte... Ama korkmadim bu beni asan duygudan. Kayseri havaalanina inen küçük uçaga minnetle baktim çantalarimizi alip arabamiza binerken. Bizi gök katinda tanistirdigi için. Erciyes ve ben... Ve bir de altimizda medusalar gibi yayila yayila giden kenari igne oyasi misali sarp kayalarla bezenmis, sarinin da sarisi platolar, etrafimizda Margrittein tablolarindan çikip gelmis o "igne batmaz mavi atlas" gökyüzü, çocuklugumda pesi sira kimbilir kaç sokak kostugum pamuk helvacisinin tezgahindan firlamis ve kim bilir hangi rüzgarla bu yücelere savrulup gelmis sakiz gibi bulutlar... Ürkütücü viz bizlarla açilip kapanan bir çift çelik kanat... Bir ses:
Peki ama nereye? Nereye mi? Sönmüs yanardaglar ülkesine... Atesle , külle, çamurla, aciyla mayalanmis sarabin yeraltindaki ülkesine; kartallarin, sahinlerin, karakuslarin kanat seslerinin göge yükselen karanlik basamaklardaki ayak sesleriyle kanon yaptigi baba-ogul ve kutsal ruhun ülkesine; ipek yüklü deve kervanlarinin dünyanin gelmis geçmis en serin, en gölgeli ve en sade tas kemerlerinin altinda dinlendigi kervansaraylarin ülkesine...Bir büyük bilinmezin nöbetçileri gibi, kivrim kivrim, agaçsiz, otsuz öylece yuvarlanip giden gri beyaz dalgali sonsuzlugun ortasinda dikilen gizemli, esmer peri bacalarinin ülkesine... Biraz sonra Kapadokyanin sirlarla cümlelesmis topraklarinda, arada bir çamur köpüklü Kizilirmakin üstünden geçe gidiyorduk Iç Anadolunun kavuran sicaginda. Bir agaç mi ariyordum gölgesinde dinlenecek, bir su mu ariyordum içimi serinletecek, içinde serinlenecek? Cevabim hep yanibasimdaydi, karli dumanli Erciyes... Basimi kaldirip baktigimda o hep oradaydi. Kendinden emin, görmüs geçirmis bir bilgelik içinde ayaga kalkmis duruyordu, basinda dikenli beyaz çiçeklerden yapilmis bir taci mi vardi ne, yoksa kizildan baslayip yesile dönüsen bir pelerin miydi genis dalgalar yaparak asagilara dökülen yamaçlar?... Erciyesin etekleri bir tarafta bereketli bugday tarlalariyla kucaklasip sonsuz ufuklara dogru uzanirken, bir tarafta da dünyanin baska hiçbir yerinde rastlanmayacak kadar oyuncakli bir yerel sekillenme içindeydi. Avanosu geçip de Göremeye dogru döner dönmez agzimiz bir karis açik kalmisti gördüklerimiz karsisinda . Tepesi sapkali , mantarimsi peri bacalari, tüf kayalar içine oyulmus karinca yuvasi gibi binlerce magara... Gölge etmeyen bu yüceligin belli ki bir de çocuklugu vardi. *** Uçhisar kalesine bakan odamizda kahvelerimizi içip hemen firladik disariya. Kendimizi yöreyi çok iyi bilen rehber dostumuz Aliye teslim ederek. Ilk duragimiz Göreme açik hava müzesiydi. Burasi, bugünkü Kapadokyanin üç önemli vadisinden biri. Digerleri Ihlara ve Soganli vadileri. Bugünkü Kapadokya diyorum çünkü su andaki sinirlariyla eskisinden çok daha küçük bir bölgeye bu ad veriliyor. Kapadokya binlerce yil önce bir tarafi Karadenizden Toroslara, bir tarafi Firattan neredeyse Iç Egeye kadar uzanan bir genis alanin adiymis. Anadoluda bulunan en eski insan yerlesimleri bu yörede. Asikli Höyükte yaklasik M.Ö 8000 yilina ait bulgular tespit edilmis (Neolitik dönem). Bunlarin arasinda bana en enteresan geleni, bir oda tabaninda bulunan insan iskeletleri oldu. 20-25 yaslarinda bir kadina ait oldugu düsünülen iskeletin kafatasindaki bir delik, arkeolaglara ilk beyin ameliyati denemesinin yapildigini düsündürüyormus, bir digerinin çene kemiginde ise ilk otopsi deneyiminin izleri varmis. Su insanoglunun meraki... Bizi uzaya tasiyan bir büyük merak... Bu höyükte yasayanlar henüz çömlek yapmayi, yani keramigi bulamamislar. Bir baska enteresan höyük olan Kösk Höyükte tespit edilmis ilk kap kacak. Irili ufakli tahil kaplari, su testileri vs. Buranin tarihi de M.Ö 7000 civariymis. Ne yazik ki bunlari gözlerimizle göremedik ama Sahenk Holdingin çikarmis oldugu Kapadokya isimli mükemmel çalismada bölgeye ait hersey, jeomorfoloji, cografya, tarih ve sanat açisindan, konuya gönül vermis uzmanlarin kaleminden ve objektifinden detayli olarak aktariliyor. Buralari merak edenlerin mutlaka edinmesi gereken bir kitap "Kapadokya". Geziye çikmadan önce neredeyse yutarak okumus oldugum için arada Ali arkadasin sözünü kesip ukalalik etmeyi ihmal etmiyordum. O ise süzülmüs bir nezeketle dinliyordu beni. Evet, Göreme vadisi en dibinde agaçliklarin bulundugu, çevresini içine yüzlerce magaranin oyuldugu tüf tepelerin kusattigi, peri bacalariyla dolu bir garip yer. Dogal basamaklar delik desik yamaçlarin arasinda dolaniyor. Çesitli boyutlarda bu magara agizlari, kimi daha genis kimi iyice küçük. Içlerinden birine giriyoruz. Bir serin kilise. Duvarlarda renk renk freskolar. Hristiyan dünyasinin kutsal hikayeleri resmedilmis ustalikla. Ögreniyoruz ki bu yöre ilk Hristiyan aleminin bir çesit okulu imis; rahipler, rahibeler burada kendilerini Tanri yoluna adamis bir biçimde yasarlarmis. Zamanla bir çesit dini merkez halini almis bu bölge. Elmali Kilise, Karanlik Kilise, Kizlar Manastiri , Erkekler Manastiri buradaki önemli dini mekanlardan sadece birkaçi. Bu mekanlardan hiç ayrilmayan din adamlarinin nasil yasadiklarini merak ettik, ne yerlerdi, ne içerlerdi bu insanlar? Güvercinlik denilen kuslar için oyulmus küçük delikleri gösterdi rehberimiz. Asagidaki vadide kisitli bir tarim yaparlarmis, ciliz topragi zenginlestirmek için de kus gübresinden yararlanirlarmis. Güvercinlerin yararlari bununla bitmiyordu, hem etini yerlermis bu hayvanlarin hem de tehlikeli dönemlerde saklanmak zorunda kaldiklarinda haberlesmede kullanirlarmis. Gördüklerimiz ve ögrendiklerimiz çok ilginçti ama dogrusu insanin karni acikinca bunlari ayni ilgiyle izlemek zorlasiyordu. Çevre okullardan gelen ögrenci gruplari ve bir avuç Japondan baska turistin olmadigi bu Hristiyan aleminin yari hac mekanini birakip karnimizi doyurmak üzere Avanos yoluna koyulduk. *** Avanos, Kizilirmakin iki yanina kurulmus sirin mi sirin, yesillikler arasinda bir kasaba. Bir tarafinda daha eski, düz damli, tas evler kurumus toprak renginde yamaçlara dogru yükseliyor. Yeni olan tarafda ise yine yörenin ünlü sari tasindan ama daha modern yüzlü bir yerlesim gelismekte. Kizilirmak gerçekten de kizil kizil akiyor köprünün altindan. Bir iddiaya göre Kapadokya adi onun kolu olan Delicenin Eski Yunancasindan geliyormus. Bir baskasina göre ise, ilk kez Pers yazitlarinda rastlanmis Kapadokya adina, güzel atlar ülkesi demekmis . Çevrede atçiligin hala yaygin olmasi belki de bu yüzdendi. Adi nereden gelirse gelsin Kapadokya çok etkileyici ve unutulmazdi. Kizilirmak boyunca ilerledik, çevreyi seyrede seyrede ve sonunda bir tepenin dibinde durduk. Bu tepenin içine, eskilerinden özenilerek oyulmus genis mi genis bir magara lokantada önce dumani tüten birer tabak mercimek çorbasi...Ardindan kurufasulye pilav ve hatta arsizlik edip birer porsiyon da testi kebabi... Baklavalar, meyvalar, kahveler. Inanilmaz ucuzlukta bir hesap... Yine kimsecikler yok ortada. Kan agliyor esnaf. Ama yine de ümitler yitirilmemis, belki diyorlar, belki önümüzdeki ay açilir isler. Oradan ayrildiktan sonra Avanosda söyle bir turluyoruz. Ortalik çömlekten geçilmiyor. 7000 yillik bir sanati var Avanoslularin: Çamura sekil vermek... Ali, bu kez bizi alip atölyelerden birine götürüyor. Kapida karsiliyor dükkan sahibi Salih Bey. Içeri giriyoruz, ne büyük sürpriz. Burasi da yöredeki magara konutlardan biri. Kim bilir kaç bin senelik. Tam 6000 metre kare, labirent gibi koridorlar, genis galeriler. Disardan bakildiginda bunu tahmin edebilmek imkansiz. Içerde yüze yakin insan çalisiyor, kadinli erkekli. Kimi, tezgahlarda çamuru sekillendiriyor, kimi elinde incecik firçalar tabak desenliyor. Bir inanilmaz ugras ki hayran olmamak mümkün degil. Biz de geçiyoruz tezgahin basina, döndürürüyoruz tablayi, yapisiyoruz o kizil çamura ellerimizle. Sonuç malum, ama hiç olmazsa deniyoruz.. Aslinda mekanin tamamini gezememistik ama sabahin besinden beri ayakta olmanin verdigi yorgunluga siginip izin istiyoruz ve tutuyoruz otelimizin yolunu. *** Yolumuzun üzerindeki Uçhisarda bir kahve molasi vermeden olmayacakti. Öylesine çekici ve otantik bir kasabaydi burasi da. O oyuncakli düzlügün ortasinda bir tepe, tepede bir kale, yine düz damli evler, magaralar. Magaralarin çogunun kapisi vardi tahtadan, demirden, nedenini ögreniyoruz. Burasi, magaralarin dogal birer klimali salon gibi olmasindan ötürü Türkiyenin patates, limon deposuymus. Güneyde toplanan yesil limonlar bu dogal sogutucularda (daima 10 derece) olgunlasana kadar bir süre bekletilirlermis, 17 kilo çeken bir kasa 25 kilo olarak çikarmis depodan. Kivrim kivrim dar tas sokaklardan yukari dogru tirmaniyoruz. Minik dükkanlar, atölyeler, sarapçilar, hediyelik esyacilar. Uçhisar hayrani, buralara yerlesmis Fransizlar dolaniyor ortalikta. Bir terasli kahvede doyasiya seyrediyoruz sihirli beldeyi. Çit yok... Günes, peri bacalarinda , yumusak kivrimli beyaz tepeciklerin karinlarinda, bellerinde son isiklarini gezdiriyor. Hafiften bir uyku gelip oturuyor gözkapaklarima. Yoruldum mu ne? *** Ertesi sabah , bir önceki günün yorgunlugunu tamamen atmis olarak , zimba gibi erkenden uyandik. Siki bir kahvalti. Ve ver elini Ihlara... Bu kez menzilimiz biraz daha uzakta, yaklasik 80 kilometrelik bir mesafe Nevsehire. Yolumuz üzerinde ünlü yeralti kentlerinden birkaçi var. Ali, bizi Derinkuyuya götürüyor. Bu yeralti kentlerini ilk kez kimin baslattigi tam olarak bilinmiyor ama tarihinin Hititlere kadar uzandigi tahmin ediliyor. Yaklasik 60 metreye kadar ulasiyor derinlik. Birbirine dar ve alçak koridorlarla baglanmis saloncuklar. Bazisi ahir, bazisi saraphane, bazisi mutfak, bazisi ibadet yeri olarak ayrilmis karanlik, rutubetli mekanlar.Disardan açilmasi neredeyse imkansiz ama içerden bir çocugun bile kolaylikla itip kapatabilecegi bir teknikle yapilmis yuvarlak taslardan kapilar. Henüz birkaç kati düzenlenmis olan bu yirmi küsur katli yeralti sehrinde dolanirken birden kalbimin daha hizli atmaya baslamasindan sevgili panik atagimin bir saldirya geçecegini anlayinca kendimi disariya dar attim. Ohh be, diyerek... Canini sevdigim mavi gökyüzü, beyaz bulutlar ve günes. Zavalli insanciklar nerelerde yasamak zorunda kalmislardi, üstelik de bu saklanmalarin gerekçesi doga degil yine insanlarin kendileriydi. Kimler siginmamisti ki buralara... Yabanci kavimlerin saldirilarindan kaçan herkes yeraltina inmisti. Romanin hismindan, Arap akinlarinin gazabindan bu karanlik kentler korumustu Hristiyanlari. Kimler, kimler.... Ali arkadasimiz, son Körfez savasi sirasinda Adana civarindaki bazi varlikli kisilerin, herhangi bir bombalanma tehlikesine karsi tedbir olarak yeralti sehirlerini düsünerek tasi taragi toplayip ailece buralara geldiklerini anlatinca kahkahalarimizi tutamadik. *** Yeralti kenti turundan sonra ikinci duragimiz bir krater gölüydü: Narligöl. Bir çanak mavi su, yüksek çevresinde üç bes agaç... Derin bir issizlik, kimsesizlik... Gölle ilgili anlatilan bir hikaye, Yunan mitolojisinden bir efsanenin tipatip aynisiydi, yalnizca isimler degisikti. Uluslarin adlari degissse de insanlik kendi öykülerini nasil güzel sakliyor, yasatiyorlardi. Bu yalniz gölü ve altin disli bekçisini basbasa birakip yine vurduk kendimizi yollara. Bu defa karsimizda Erciyesin 25 milyon yillik dostlari Hasan ve Melendiz daglari vardi. Yine o heybet, o ihtisam... Parlayan karli zirveler... Oturup üçü birden püskürtmüs de püskürtmüslerdi yeryuvarlaginin iç cehennemini buralara. Ve sonra yagmurla rüzgar oymus da oymusdu bu püskürtü tabakalarini, sonunda da bu büyülü toprak parçasi olusmustu. 25 milyon yillik bir degisim...Ve hala da degismekte... Üç arkadas uslu akilli oturmus, eski marifetlerini seyrediyorlar gibi geldi bana. Kim derdi ki bir zamanlar agzi ates fiskirtan üç canavardi bunlar... *** Ihlara Vadisi iki yaninda yükselen sarp ve dik kayaliklariyla ürkütücüydü. Vadinin içinden çagildayarak akiyordu Melendiz çayi. Asagida yemyesil sögütler, igdeler, kavaklar... O yüzlerce basamagi ne inecek ne de çikacak gücümüz vardi. Rehberimiz bizi vadinin ortalarindaki Belisirma köyüne götürdü. Suyun kenarinda gelip geçen esek sirtinda köylü kadinlarini, balik tutmaya çalisan çocuklari, magaralarla içiçe küçük pencereli evleri, sari tozlu köy yollarini seyrede seyrede saç kavurmalarimizi yedik. Insanlar sicak, insanlar konuksever, insanlar tok gözlüydü. Oturdugumuz lokantanin sahibi uzun yillar Almanyada çalismis sevimli ve hos sohbet bir adamdi. Yadellerde çektigi sikintilara degdigini, oglunun üniversitede doçent oldugunu iftiharla anlatti bize. Almanya macerasi bu yöreye belki bazi aile trajedilerini de getirmisti, ayriliklar, gurbetlikler gibi... Ama bir de ister istemez olumlu bir degisimi, gelisimi de tasimisti. Insanlarin gelirleri artmis, mekanlar muntazamlasmis, yasam kalitesi tirmanmisti. *** Selçuklulardan kalma kervansaraylara dogru ilerlerken, rehberimiz çocuklugundan söz açtiginda bu konuya deginmeden edemiyordu. O da Almanci bir ailenin ogluydu, çok degil 25 yil önce nasil bir yoksulluk ve yoksunluk içinde yasadiklarini anlatiyordu. Çocukken öküz gütmek üzere çirakliga verildiginde ögle yemegi olarak bir tas sekerli su ile yetinmek zorunda kaldigindan; kardesleriyle bir çift ayakkabiyi paylastiklarindan söz ediyordu. Babalarinin yurtdisina çalismaya gitmesiyle yasamlarinda bir siçrama olmustu. Hepsi okuyup meslek sahibi olmuslardi. Tabii bu arada babalarinin ve annelerinin yaptiklari fedakarliklari unutmamislardi. Hele de anneninkini... Neredeyse bir ömrü, yilda yalnizca üç hafta görebildigi kocasini nasil özledigini ve aradigini belli bile etmeden geçirmisti bu vefakar kadin... Bazen bedeller çok agir oluyordu, hele de bizim gibi bir türlü üretim ülkesi olamamislarda... *** Kervansaray, büyüklügüne karsin akil almaz bir sadelik içindeydi. Degisik tas ustalarinin imzalariyla karsimiza çkan emegin karsisinda saygiyla egilmemek mümkün degildi. Kemerler, sütunlar, üçgenler, daireler... Tas egilmis, tas bükülmüs, tas sanki dile gelmisti, konusuyordu. Yazlik mekan ve kislik mekan gerçek birer sanat ve matematik anitiydi. Yol üzerindeki diger kervansaraylarsa bakimsizliktan harabeye dönmüstü. Bir zamanlar Ipekyolunun en önemli konaklama yerleri olan bu ilk oteller simdi degisimin gerisinde hüzünlü bir sekilde yalniz kalmislardi. Belki bir gün yeniden hayat bulurlardi, kim bilir... Kervansaraylari geride birakip otelimizin yolunu tuttuk yine. Günler çabuk geçiyordu. Yarin son gündü... Güzel Atlar Ülkesinden ayriliyorduk artik... *** Sabah, bizi dostça agirlamis otel personeliyle vedalastik, geze geze Kayseriye gidecektik, oradan da ver elini Istanbul. Rehberimizin programi degistigi için bugünkü arkadasimiz Ali Dedenin ortagi Metindi. Sen satir, esprili ve dost canlisi bir arkadas. Tuttuk Ürgüpün yolunu, bu eskinin eskisi kasaba turistin bol oldugu mevsimlerde trafik yogunlugu bile yasarmis parke tasli caddelerinde. Bir tarafta yine o bildigimiz büyülü magara evler bir tarafta bunlarin bosaltilmasi sonucu yeni yapilmis villamsi prefabrikeler. Eski semtte Rum evleri, kiliseler, minareler... Daracik yollardan tirmanip Ürgüpü tepeden gören bir kahvede demli çaylar içtik. Dükkanlar kapilari açik, binbir renkle dolu, otantik pansiyonlar, barlar, kafeler, restoranlar...Tek eksik turistlerdi, yine bombostu ortalik... *** Ürgüpten sonra Mustafa Pasaya ugradik. Rumlardan kalma yaklasik yüz elli yillik bir ev-lokantanin (Greek-House) genis ve serin avlusunda nefis yemekler yedik. Tepsi böregi, karniyarik, pilav, zeytinyagli yaprak dolmasi. Hepsi de bizim için pisirilmisti, taze taze... Evin duvarlari, tavanlari hünerli ustalar tarafindan özenle boyanmisti. Simdilerde pansiyon ve lokanta olarak kullanilan ev 1926 yilina kadar Rum bir aileye aitmis, mübadeleden sonra Selanik göçmenlerine verilmis, daha sonra da bir baska aile tarafindan satin alinmis. Ama ne hos ve ilginçtir ki oldugu gibi korunmus , restore edilmis, bugünlere ulasmis. Tipik bir Rum yerlesimiydi Mustafa Pasa; meydan, süslü tas kapilar, çift merdivenler. Keske insanlarin birarada baris ve huzur içinde yasama sanslari olabilseydi de kimse yerinden yurdundan olmasaydi. Bunu düsünmemek mümkün degildi bu sevimli kasabada. *** Bu yöredeki son duragimiz olan Soganli Vadisinin iki yani dimdik ve çok yüksek kayaliklarla kusatilmis... Yine magaralar... Daha önce gördüklerimizden biraz daha farkli. Daha yüksekdeler ve giris delikleri küçücük, yüzlerce basamakla çikiliyormus bu çile çekme odalarina. Sanki bu dünyadan kopuk, bir bilinmedik gezegen... Yolun sonunda ufacik bir köy . Birkaç yikik dökük ev, köy meydaninda bir armut agaciyla, bir ceviz agacinin gölgesinde tahta sandalyeli bir kahve. Kenarda sahipsiz bir tezgah, üzerinde naif bez bebekler. Çit yok ortalikta. Birden bir kadin kosturarak geldi yanima, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, ellerinde bebekler, bebekler... -Madame, une poupee, sil vous plait..." -Madame , sil vous plait... -Poupee madam... Fransizca bagirarak kosan salvarli, basörtülü genç , yasli köylü kadinlar...Ve kadinlar çogaldikça çogaldilar. -Ben Türküm. Kisa bir sessizlik... -Olsuuun, almaz misin bir bebek? -Kaça, diye sormamla birlikte yine bagrismaya basladilar: -Benden de al... -Benden de... -Benden de... Hepsini satin alamayacagimi söylediysem de arabaya dönerken kucagimda bes bebek, iki yazma vardi. Biz oturup çay içerken bir otobüs Fransiz geldi, haydi kadinlar yine kosturdular. Baktim turistlerin siparislerini ve hesaplarini alan kadin da sakir sakir Fransizca konusuyor. Yahu bu nedir , diye sorduk Metine. Megerse yöreye Fransizlar çok merakliymis ve köylü kadinlar ürettikleri bebekleri satabilme gayreti içinde kendilerine yetecek kadar Fransizcayi ögrenivermisler. Rehberler de onlara yardimci olmuslar tabii ki. Biz köylülerle sohbet ederken grup gitti. Kadinlar da zaten turist gelmedigi için umutsuz, eski köyün biraz uzagindaki yeni yerlesim bölgelerine dogru yolu tuttular. Ama onlar gittikten on dakika sonra yeni bir otobüs daha gelmez mi. Görülecek bir seydi o kadinlarin gerisin geriye kosturmalari, bes yüz bin liralik bir bebek satabilmek için...Dogrusu bir filmde görsem kurgu der geçerdim belki de... Bu "dünyanin sonu" gibi görünen Soganli Köyünden çaylarimizi içip ayrildik, gün bitiyordu. Rehberimiz bir kibarlik yapip, yolu uzatarak Develi üzerinden Kayseriye götürme teklifini getirdi, oradan da Erciyese ugrariz ,dedi. Tabii bayildik bu öneriye, özellikle de ben. *** Kapadokyayi geride birakip, bereketli tarlalarin arasindan , düzgün yollari hizla geçerek ulastik Develiye. Muntazam, yesil bir kasaba. Erciyesin eteklerinde genis mi genis bir ovaya karsi yayilmis da yayilmis. Kasabanin agaçlikli yollarini geçip basladik o koca, heybetli daga tirmanmaya. Tirmandikça kulaklarimiz tikaniyor. Nasil temiz , sert bir hava... Otlaklarda kalabalik koyun sürüleri, kekik tarlalari mis gibi... Köycegizden Fethiyeden kalkip gelmis aricilarin kovanlari sira sira... Birkaç yörük çadiri uzaklarda... En uzun günün son isiklarinin boyadigi karli zirvesiyle Erciyes yanibasimizda. Tekirbelinde indik arabadan, uzaklardan çan sesleri geliyordu, bir rüzgar ki dagdan esen anlatilamaz. Kendimi zor tuttum herkesi birakip o zirveye kosmamak için; yüzükoyun yere yatip, agzimi, burnumu, gözlerimi o dagin topragina dayayip aglamamak için... Bir dagin yücesine, garip insanoglu iste böyle bir garip ask duyabiliyordu demek ki... Girdigimiz otelin barinda bir kadeh kirmizi sarap içtim bu askin serefine. *** Küçük uçak havalandi. Kayserinin isiklari uzanip gidiyordu karanlikta. Yarin gündüzler kisalmaya baslayacak... 25 milyon yillik bir zaman salincaginda iki buçuk gün... geçivermisti iste...
Kapadokya ile ilgilenenler için not: Anahita Tourism and Travel Agency Tel: 0-384-2142202, 0-384-2133948- Fax: 0-384-2142203 E-mail: anahita@alfa.gen.trSolmaz Kamuran © COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |