.
. .
. . .


YOGURTÇU AYSE KADIN

Agzindan alevler püskürterek ayaga kalkmis çok pençeli bir efsane ejderhasina, yahut bin kollu bir karabasan ahtapotuna benzeyen büyük kentlerin sorun ve zorluklariyla kucak kucaga yasanmis uzun yillar...

Derken adeta son treni yakalama telasi içinde uyaniveren güney kiyilarinda bir yerlere yerlesme özlemi...Sayet böyle bir özlemi gerçeklestirebilirseniz, yeni yasaminizin ilk günlerindeki acemiliklerle okula yeni baslamis bir çocuga benzersiniz bir süre. Sanki bilmediginiz bir dansi oynamaya kalkmis gibisinizdir yasamla. Sasarsiniz kendinize, “ meger ne hamhalatmisim” gibilerden.

Neyse ki yavru bir papagana ille de konusmayi ögretmeye merakli birileri vardir ortalarda... Yol yordam göstermede öncülük etme firsati da herhalde pek sik çikmiyordur karsilarina. Agizlarinda akide sekeri eritir gibi tadini bir güzel çikartmak isterler böylesi bir yardimciligin...

Diyelim ilk sabahlardan birinde, vaktiyle oldugu gibi saati filan da kurmadan kendinize göre erkence bir saatte uyandiniz. Gazete, ekmek, kahvaltilik almak için sakin bir tatil köyü olmakla ünlü kasabanin çarsisina mi çiktiniz, daha bakkala adiminizi atar atmaz ilk karsilastiginiz kisiden genis gülücüklü bir vurgulama sandellenir:

-Oooo, masallah erkencisiniz. Buranin havasi böyledir iste...

Siz de agziniza hemen bir kibarlik gülücügü yapistirip uzanirsiniz yan raftaki pastörize süt siselerine.

Keskin bir uyari gelir hemen:

-Aaaa, hiç hazir süt alinir mi burada? Sütün en tazesi sizin arka sokakta, simdi gösteririm yerini.

Keskin gözleri bu arada bakkalin tezgahina koydugunuz bir kavanoz bali da iskalamaz. Oralarin yabancisi olma çaylakliginiza neredeyse aciyan bir bas sallamasiyla ikinci bir uyari daha gelir:

-Buranin kendi bali çok meshurdur, narenciye bali...

Ulusal bir törende Istiklal Marsi çalinirken hazirola geçtiginiz sirada hissetseniz ki donunuzun lastigi kopuverdi, nasil olursunuz? Bilgisizliginize yapilmis bir suçüstü baskinindaki neredeyse özür dileyen bir eziklikle:

-Yaa, dersiniz, öyle mi?

Kazara bakkaldan bir de yumurta mi istediniz?...

Ilk karsilasmanin yeni düzenindeki gönüllü orkestra sefi, Eflatun’u kiskandiracak bir bilgeligin, zavalli bir tas kafaya gösterecegi hayiflanmali bir anlayisla bir size bakar, bir de bakkala. Diliyle damagi arasindan firlayan “cik cik cik” larla iki yana sallar basini:

-Sütü alacagimiz yerde, yumurtanin da en tazesi var. Bunlar suni yemle beslenen tavuklarin. Bizim tavuklar öyle, kendiliginden beslenir. Yumurtalari da daha dogal onuun için...

Siz de bakkala ütüsü bozulmus bir sesle:

-Kalsin, dersiniz.

Gözünüze takilan en sevdiginiz reçeli de almaktan vazgeçersiniz yeni bir uyariyla karsilasmamak için. Arkasindan da, efendim yeni tasindiginiz köyün havasinin temizliginden, doganin güzelliginden, sakinligiyle, sessizliginden örülmüs dogaçlama bir muhabbetle yanyana yürüyerek birlikte gelirsiniz evinizin kapisina...

Bir parça sebzeyle meyve almak için çikmaya görün köy pazarina... Ayni bandin bir baska kopyasi dönmeye baslar. Tek fark, dostluklarda artik varilmis olan senli benliligin dorugudur:

-Birak yahu o fasulyeliri, sana yayladan getirtirim ben...

-O peynir alinir mi canim, köy peynirinden alsana...

-Buranin yerli bamyasi dururken...

-Buranin yerli domatesi dururken...

-Buranin yerli kabagi dururken...

-Burada bir tür özel ot var, söyle iyice kavurup yumurtayi kirdin mi üstüne... Sana dün gönderdigim yagdan da findik kadar içine... Aman ne lezzet....

-Birak o yufkayi, yanindakini ala, o ev ürünü...

Ve siz de garip bir hipnozla söylenilen her seyi hemen yaparsiniz. Tüm yasam kültürünüzün sifirlanmasindan ötürü kendinize karsi da azicik kirk...

Sonra da parti toplantilarinda liderlere yagdirilan övgüler benzeri övgülerle aldiginiz süt midenize agir gelir, ishal olursunuz. Yagin alisik olmadiginiz kokusu ziyan eder yemekleri. Tüm ugraslariniza karsin bir türlü lezzetlendiremediginiz yerli otlari da sonunda çöpe atarsiniz. Kil testereli bir kusku düser yüreginize:

-Yasamimi bu kadar mi tümden degistirmek istiyordum ben?

Oralarin ilçe merkezine gittiginizde, ilk gördügünüz süper markete dalar, tekerlekli servis arabalarindan birini kaptiginiz gibi, sevgilinize kavusmuscasina bir sevinçle kutu kutu kremali bistüvileri, meyveli yogurtlari, daha önce hiç denemediginiz dondurulmus besinleriden neredeyse gözünüze her iliseni içine doldurursunuz.

Ister istemez ben de yasadim bu deneyimlerin hemen hepsini. “Onu alma, bunu al” larla bir süre agzima bile koyamadigim çesitli otlar, bazlama yufkalari, yagsiz peynir tokaçlari ve adini bilmedigim bir takim yerli ivir zivirla önce evin dolaplarini doldurdum, sonra da kimsenin görmeyecegi biçimde çöp torbalarini... Yeni seçtigim yasam ortamiyla aramdaki uyumsuzluklar ocaga atilmis islak odunlar gibi tütüp durdu bir süre. Bu arada yalnizca yeni tatlar degil yeni insanlar da geldi geçti; kimi siradan, kimi alabildigine farkli, sasirtici... Içlerinde en unutamadigim kisi, yaptigi ev yogurlariyla geçinen Ayse Kadin oldu.

Daha önce yerlesmislerin bir türlü fitili kisilmayan gani yardimseverlikleriyle hayran kalacagim ev yogurdundan almak için üç dört sokak ötede oturan Ayse Kadin’in evine yollanmistim.

Köy eviyle tatil evi kirmasi ufarak yapilarin önündeki küçük çiçek bahçelerinin ötesinde sapsari tarlalarla, agaçlikli kirlar uzaniyordu. Yerel ürünlerin özgünlügüne alisma zorlanmasi yaninda dogal dekor gerçekten çok sessiz ve güzeldi. Bir köy evinin önüne geçen kis atilivermis bir pasli somya bile yagan yagmurlardan sonra bir masal sanatinin mucizesine dönüsmüstü sanki. Her yanini kipkirmizi çiçekleriyle yabani sarmasiklar sarmalayip örtmüstü büyülü yorgan misali...

Evler arasindaki yollarin her iki yaninda küçük su kanallari, sularin siril siril aktigi kanalciklar... Onlarin kiyilarinda çesitli yabani otlar, papirüs bolluguyla sarmas dolas bir hengamede öylece uzanip gidiyorlardi kendi dogalliklari içinde. Günlük agaçlarinin mis kokulari, limon ve portakal çiçeklerininkilerle karisip esen hafif rüzgarla dört bir yana dagiliyordu. Doga güzelin ne oldugunu anlatmak ister gibiydi kendisini sevdigine inananlara.

Tarif edilen evi bulmam zor olmadi. Yillar önce baslanmis ve bitirilememis bir kulube. Kireçlenmis kirik tuglalar, boyasiz iki küçük pencere, uyduruk bir kapi. Kapinin önünde bir inek, belli kenesi bol bir köpek... Hem kasiniyor, hem de kafasini kaldirmis havliyor, neyse ki bagli. Bir kenarda dere yatagindan toplanmis çali çirpi yigini, tepesinde vizildayan sinek bulutuyla bir öbek tezek ve üzerinde dolasan üç tavuk...

-Kimse yok mu, diye seslendim.

Kisa bir bekleyisten sonra kapi aralandi ve üzerindeki kirmizi beyaz çizgili entarisi olmasa kadin oldugunu asla anlamam mümkün olmayacak biri disari çikti. Kafasinda arkadan bagli bir beyaz örtü, hiç saçi görünmüyor. Örtüyle tam bir zitlik yapan simsiyah bir burusuk yüz. Iki küçük ne renk oldugu belli olmayan kirpiksiz göz, dissiz bir agiz, agzin kenarinda külü uzamis bir bigara. Ayaklari çiplakti, iki eli belinde, küstah sayilabilecek bir tavirla gözlerini kisarak bir süre beni süzdü...

Sonra:

-Ne var, dedi.

Gülümsemeye çalisarak anlattim, beni kimin yolladigini, yogurt almak istedigimi.

-Kabin var mi?

-Hayir, bilmiyordum...

-Neyse tamam, bu seferlik ben veririm, bir daha gelirken getirirsin.

Sessizce basimi salladim.

-Benim yogurdum gibisi yoktur, biçak kesmez, dedi içeri girerken.

Açik kapidan görünen küçük odada yerde bir kilim, cam kenarinda bir tahta sedir ve karsi duvara dayali duran en büyügünden bir buzdolabi vardi. Bir buzdolabinin bu denli hakim oldugu bir baska mekan daha önce gödmemistim. En iddiali satis merkezlerinde bile bu etki kolay kolay yaratilamazdi. Bembeyaz, piril piril iki kapisiyla bir karili masal dagi gibi dikiliyordu onca yoksullugun arasinda.

Kadin dolabi açti. Raflarda saplari ayni tarafa devrik boy boy kalayli bakir kaplar, üzerlirinde ince yagli kagitlar... Egilip hepsine dikkatle bakti, bana döndü:

-Bir kilo yeter mi sana?

-Evet, dedim, herhalde...

-Yalniz misin?

-Yok, kizim var.

-Kocan?

-Bosandik...

Omuzlarini silkti, agzini burusturup egdi. “Olabilir” der gibiydi. Bitirdigi sigarasini bahçeye atti. Alt rafdan orta boy bir kap alip, dolap kapagini dikkatle kapatti.

-Kizin kaç yasinda?

Bakir kabi kulpundan tutup uzatti.

-On yedi, dedim.

Birden degisti. Hiç beklemedigim bir yumusaklik ve sevecenlikle:

-Ah canim, dedi. Güzel mi?

Övünen bir gülümsemeyle basimi salladim.

-Allah bagislasin, Allah bagislasin.

Kapi agzina çömeldi, bir sigara daha yakti, eliyle de bana otur diye isaret eti. Ben de çömeldim karsisina. Kendine özgü çatalli sesi ve yörenin keskin vurgulamalariyla, çocuklari çok sevdigini, bir kadinin en degerli varliginin çocugu oldugunu, çocuklari hiç bir sey ve hiç kimse için birakmamak gerektigini, bunun en büyük günah oldugunu, çocugu yoksa bir kadinin on para etmedigini büyük bir ciddiyetle bir solukda söyledi. Sonra birden sustu, avucu açik elini uzatti:

-Yüz bin kagit, dedi.

Saskin saskin kalkip silkindim, cebimden çikardigim parayi verdim.

-Kabi geri getirmeyi unutma, dedi.

Içeri girip kapiyi “dan” diye çarparak kapatti.

Elimde kulplu bakir yogurt kabi geldigim yollari geri döndüm. Aksam oluyordu, uzak bahçelerden gelen çocuk kahkahalari, köpek havlamalari, kurbaga viraklamalari ve akan suyun siriltisiyla sarmalanarak eve geldim.

Yogurdu kendi dolabima yerlestirdim, dogrusu bir yigin ivir zivirin arasinda hiç de görkemli görünmüyordu. Aksam yemegini hazirlamaya koyuldum. Ayse Kadin’i düsünüdüm, ne tuhaf bir kadindi...

O sirada yeni dostum geldi, elinde firindan yeni çikmis bir tabak mis gibi çörek. Ben de hemen kahveleri hazirladim. Fincanlarimizi alip bahçedeki hasir koltuklara yerlestik. Ona günlük raporumu verdim, yogurt aldigimi da söylemeyi ihmal etmedim.

-Ayse Kadin’dan mi, diye sordu.

-Evet, dedim. Aferin bekleyen bir çocuk gibiydim.

-Biliyor musun, o çok hapis yatmis.

Yüzümdeki avanak güllümseme bir saskinliga dönüsüverdi. Merak dolu bir suskunlukla gözlerine bakarak devam etmesini bekledim.

Arkasina yaslandi, gözlerini tepemizdeki çardagin rüzgarla titresen minik çanina dikti, agir agir:

-Seneler önce, hamile kalmis, gayrimesri... Çocugu dogurunca kendi elleriyle bogmus, dedi.

Solmaz Kamuran
11 Temmuz 1999

© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .