.
. .
. . .


LEYLA

-Yok, yok , hiç gözüm tutmadi.

Annem suratini burusturarak kafasini iki yana sallayip bu lafi etti mi bir kere, artik agzinizla kus tutmak bir yana, kusun yahnisini altin tabakta sunsaniz bile o insani sevmesini saglayamazdiniz. Hele de israr etme hatasina düserseniz is iyice sarpa sarar ve evde küçük çapta bir kiyamet kopardi.

Yeni yetisme çaglarimdaki “onunla bir daha görüsmeyeceksin” emri, is güç sahibi olup çoluk çocuga karistiktan sonra “bir türlü insan tanimayi ögrenemedin, aferin aferin, laf dinleme, yine git burnunun dikine , git de gör...” gibi daha yumusak sesle söylenen ama beni çildirtma katsayisi öncekilerden hiç de az olmayan uyarilara dönüstü.

İsin dogrusu genellikle de hakli çikardi ama, bu keskin ve yalnizca içgüdülere dayanan degerlendirmesi bana asla adil gelmezdi.

Baslangiçta tepkisel daha sonra da bilerek iliskilerimde kendime ve karsimdakine daha fazla sans taniyan bir yöntemi tercih ettim, zamanla tanismak... Sonuçlar her zaman iç açici olmadi ama pek çok insanla güzel iliskiler kurdum. Birbirinden çok farkli ya da çok ayni görünenlerin sürprizli dünyalarini, firtinali duygularini, masum yalanlarini izledim, zaman zaman da bunlari paylastim.

Sevgili leyla bu güzel insanlardan biriydi...

Yeni açtigim isim günden güne gelisiyordu, artik tek basima halledemez duruma gelmistim. En azindan kapiyi açip, telefonlara cevap verebilecek birini aramanin vakti gelmisti. Ese dosta haber salinda, gazete ilani filan, bir de baktim büyük is kadini pozunda masa basinda ciddi ciddi ise basvuranlari dinliyorum. İnsanin tahammül edemedigi biriyle ufacik bir mekanda, bütün gün birlikte olmasinin ne korkunç bir duygu oldugunu daha önceki is deneyimimden biliyordum, bu nedenle hiç olmazsa iki laf edebilecegim biri olmasini istiyordum.

Üç bes basvurudan sonra bir gün kapi çalindi. Uzunca boylu, genis omuzlu, gür saçlari ensesinde baglanmis, hüzünlü bakisli bir kadin geldi. Benden hiç yoksa bes alti yas büyüktü. Saygili tavri, güzel gülüsüyle beni etkiledi. Evi kentin gecekondu mahallelerinden birindeydi ama tavirlari köyden göç etmis birine benzemiyordu., daha çok servetini zaman içinde eritmis eski bir ailenin güngörmüs kizinin durusu içindeydi.

Para isini ikimiz de sikila sikila konusup anlastik. Ertesi gün ise baslamak üzere elimi kuvvetle sikip gitti. Pencereden onu izledim, dimdik, gururla, sagina soluna bakmadan yürüyordu, otobüs duraginin önündeki simitçiden bir simit alip kalabaligin içinde kayboldu.

Ertesi sabah ise geldigimde kapinin önünde beni bekliyordu. Elinde iki simit...

-Çok mu beklettim, diye sordum.

Gülümsedi:

-Yok yok, ben erken geldim, ayarlayamadim zamani.

-Bir an önce sana da bir anahtar yaptiralim, dedim.

Birlikte çalistigimiz süre içinde bir gün bile benden sonra ise gelmedi. Sabahlari masamda beni karsilayan bir bardak sicak çay ve simit de hiç eksik olmadi.

Dogrusu çok memnundum, kisa zamanda büro hiç olmadigi kadar derli toplu olmustu. Dosyalar üstüste, elimi attigim her sey yerliyerinde, etraf piril pirildi. Leyla inanilmaz derecede çaliskandi, görevi olmayan seyleri bile kendiliginden yapiyordu. Eski binanin kararmis pirinç kapi tokmaklarini parlatiyor, temzlikçi kadini beklemeden tozlanan haliyi süpürüveriyordu. Bir gün baktim hava bosluguna bakan pencerenin renkli camlari sikir sikir...

-Leyla, dedim, eline saglik ama kendini çok yoruyorsun, bunlari temizlige gelen kadina söyleriz yapar, ona yapacak is birakmiyorsun.

Basini öne egdi, mahçup bir sesle:

-Size bir sey söylemek istiyorum, dedi.

-Hayrola, dedim. Söyle.

Kafasini kaldirdiginda yüzü kipkirmiziydi, meraklanmistim. Söylemesi onu bu denli sikan sey neydi?

Utana sikila:

-Temizlik isi, dedi. Benim bos vaktim çok oluyor... Hem sabahlari daha erken de gelebilirim, yani bir mahzuru yoksa, ben yapabilir miyim?

Utanma sirasi bendeydi. Daha fazla paraya gereksinimi vardi ve bunu belirtmenin en ince yolunu seçmisti. Oysa geçen gün kocasinin issiz oldugunu söylemisti. Ben de atlamistim, kendi sorunlarimin arasinda uçup gitmisti aklimdan.

-Madem ki istiyorsun, tamam o zaman, dedigimde sevindi, gözleri parlayiverdi, hiç bir sey söylemeden adeta kosarak mutfaga gitti. Ben de dosyalarimin basina...

Biraz sonra davudi bir sesle irkildim. Bizim Leyla mutfakta çay hazirlarken güzel bir sarki tutturmus ”Bogaziçi sen gönüller yatagi”. Ama ne ses... Yavasça kalkip mutfaga yöneldim, kapinin kenarinda bitirmesini bekledim ona görünmeden. “Bogaziçi herkesi eder sarhos”, bu son misraya kötü sesimle ben de katildim ve Leyla’yi alkisladim.

Telasla:

-Afedersiniz, dedi kurulama bezini avuçlarinda sikarken.

-Ne affetmesi, saçmalama, harika bir sesin var, dedim. Üstelik de çok güzel söylüyorsun, bayildim. İçinden geldikçe hep söyle lütfen.

Ve Leyla sarkilar söyledi bir yandan da çalisirken, ben çocukluk günlerime , çiçekli bahçelere, patlican biber kizartmalarinin kokusuna, ceviz agaçlarina kurulmus salincaklara, radyolardan yayilan fasil nagmelerine, tutusan gögüyle mutlu aksamüstlerine gittim. O nerelere gidiyordu? Hiç bilemedim.

***

Leyla fazla konusmazdi. Ne soru sorardi, ne de kendisi hakkiinda bir sey söylerdi. Ama kirk yilda bir konustugunda da beni hep sasirtirdi.

İsler fena gitmiyordu. İyi kötü para kazanir olmustum, biraz biriktirmistim bile.. Bir araba almaya karar verdim. İkinci el, domates gibi kirmizi bir yerli araba düstü kismetime. Karnim agriya agriya ise arabayla gidip gelmeye basladim. Pür dikkat, iki elim direksiyona yapismis, ter içinde...

İflah olmaz sigara müptelasi ben, degil kendim içmek, yanlislikla arabama binme talihsizligine ugramis zavalli arkadaslarima sigara bir yana konusmayi bile yasakliyordum. Az çekmediler benden, ehliyetime layik olana kadar...

Düz yola çikinca is daha kolaydi, ama o Allahin belasi park sorunutüm yasamimi burnumdan getiren bir engizisyon cenderesinden farksizdi. Durmadan dolasip duruyordum-uygun bir park yeri için degil, bana uygun- bir park yeri için...

Bir aksam, yorgun argin , Leyla’yla birlikte ofisi kilitleyip çikmistik. Arabayi biraktigim tenha sakaga dogru tatli bir sohbet tutturmus yürüyorduk.

Ilik bir sonbahar aksamiydi, yan apartmanin önüne tezgah açmis çiçekçiden iki demet papatya aldim, biri bana, biri Leyla’ya. Tesekkür etti demeti sevgiyle kucaklarken.

Köseye geldigimizde:

-İyi aksamlar, ben artik gideyim, dedi.

-Aaa, hiç olur mu, ben seni birakirim.

Artik ben de araba kullanabiliyorum ya... Kendimden emin, arabanin anahtarini söyle hafiften cakali sallayarak sokaga geldik. Ama o da ne? Benim ferah park yeri sabah saatlerindeki banliyö treninin kalabaligini arattiracak bir kemekes içinde. Arkadan bir minibüs sinsice sokulmus, önümde lüks bir araba tamponunu tamponuma dayamis, bütün bunlar yetmiyormus gibi bir densiz de gelip servis kamyonetini hemen yanima birakmis...

Son cümlem agzimda dondu kaldi. Bir süre kamyonetin sahibini aradik durduk. Sanki o olmasa çikabilirmisim gibi... Leyla bir bakkala giriyor, bir kasaba, arada bir de bana sesleniyor” üzülmeyin, simdi buluruz” diye. Sonunda yaninda göbegi pantolonundan asagi sarkan, pos biyikli bir adamla geldi. Adam alayci bir tavirla atladi kamyonete, çalistirdi motoru, hizli ve kivrak bir sekilde gaza basip uzaklasti, tam kösede camdan sarkip bana bakti ve uzun uzun iki kez kornasina basti.

-Saygisiz herif, dedim kapiyi açarken.

-Onlar kim, siz kim, üzülmeyin, dedi Leyla.

Arabayi çalistirdim. Bir ileri bir geri... Yüz kez mi acaba, yoksa iki yüz kez mi? Bir yandan da söylenip duruyorum, sikintidan patlamak üzereyim.

Leyla hiç sesini çikarmadan yanimda oturuyor, birden:

-İsterseniz bir de ben deneyeyim, dedi.

Saskinlikla baktim yüzüne.

-Benim agir vasita ehliyetim var... Gerçi çok uzun yillardir kullanmadim ama... Bakarsiniz belki sansa beceriveririm.

Dogrusu pek kafam basmamisti, Leyla, agir vasita... Ama çaresizlik içinde arabadan inip anahtari uzattim. Leyla inanilmaz bir ustalikla direksiyona geçip, iki manevrayla arabayi bana bir igne deligi gibi görünen o yerden çikariverdi. Arabanin biraktigi bosluk birden genislemis gibi oldu, degil bir, iki buçuk araba bile sigardi oraya. İmrenmeyle kiskançlik arasina sikismis bir duygu söyle bir yokladi içimi.

-Buyrun.

Anahtari uzatirken her zamanki mahçup tavriyla gülümsedi. Tekrar bindik arabaya. Neyse kazasiz belasiz düz yollara kavustuk. Kendime olan güvenim geri gelince sordum:

-Araba kullanmayi nereden ögrendin?

-Babamin bir kamyoneti vardi, nakliye isi yapardi. Biz bes kardesiz, en büyükleri benim, en küçügümüz de kiz, aradakiler erkek. Babam benim erkek olmami beklemis. Ben dogunca üzülmüs, sonra da erkek çocukdan ayirmadan büyütmüs. O ögretti bana araba kullanmayi, on üç yasimda, sonra da aldim ehliyeti...

-Deme yahu, hem de agir vasita ha? Alemsin valla Leyla, ama baban da hos adammis dogrusu...

-Babam baska türlü bir insandi. Her seyin iyisini bilirdi.

-Nereliydi baban?

-Sivas, dedi.

Bir süre durdu, sonra devam etti:

-Size söyleyebilirim, siz anlarsiniz...

Yine bir sürpriz geliyordu galiba, bekledim...

-Babam bir Ermeni yetimismis. Hiç kimsesi olmayan... Çocuklugu yetimler yurdunda geçmis. Sonra bir aile almis onu yanlarina. Herseyi onlardan ögrenmis. Bilmiyorum ne olmus, nasil olmus onlardan ayrilmis, bilemiyorum. Anlatmadi... Zaten çok erken öldü, ben on bes ya vardim, ya yoktum.

-Üzüldüm, dedim, ya annen?

-Annem köylüdür, hiç bir seyden anlamaz. Cahil bir kadin, hem de çok cahil...

İç geçirdi, etrafa bakindi:

-İste geldik, ben buralarda ineyim, size zahmet oldu, dedi.

-Olur mu canim, ben seni evine kadar birakirim.

-Yok, yok... Çamur içinde bizim oralar, kargacik burgacik sokaklar. Kendinizi zora koymayin, hem ekmek filan da alacagim ben.

Durdum, binbir tesekkürle indi arabadan. Ben uzaklasana kadar da kaldirimda arkamdan el salladi.

***

Baskalarinin özel yasamlarini ögrenmeye pek tesne olmadigim halde Leyla’ninkini dogrusu içten içe merak eder olmustum.

Günler gelip geçiyor, Leyla ofiste micizeler yaratmaya devam ediyordu. Yine kendinden hiç söz etmeden, saygili tavrini hiç bozmadan canla basla çalisiyordu.

Bir gün yurtdisi baglantili bir isi için önemli bir telefon bekliyordum.

-Aman, dedim. Alman müsteriler arayacak, aklinda olsun, hemen bana bagla.

Almanca”ya,ya” demeketen baska bir sey bilmiyorum ama adamlar nasil olsa İngilizce bilirler, diye düsünüyorum.

Neyse beklenen telfon geldi. Leyla’nin on yedi yasinda Almanya’ya çalismaya gittigini biliyordum ama akici bir Almancayla adamlarla konusmasi dogrusu yine de beni sasirtti. Telefonu verdi bana, ben basladim İngilizce konusmaya. Tanrim tam bir rezalet... Adamin İngilizcesi benim Almancam kadar fukara, bizim isi sarpa sariyordu, sikintiyla karsimda ayakta duran Leyla’ya bakip yandik gibilerden kafami salladim. Birden eliyle kendini gösterip, ben konusayim mi diye fisildadi. Telefonu hemen verdim. Basladi sikir sikir konusmaya, arada bana dönüp konuyla ilgili sorular soruyor, cevabimi adama Almanca söylüyordu. Ve is basariyla tamamlandi. İkimiz de mutlu, gülüstük telefonu kapatinca:

-Bravo Leyla, dedim ve çok çok tesekkürler.. Bana müthis yardimci oldun, Almancan harika. Millet gidip yillarca kaliyor, tarzanca ögrenip geliyor. Sen nasil becerdin bu isi?

-Ben gece kurslarina da gidiyordum. Amacim yarim kalan okulumu tamamlayip iyi bir teknik ressam olmati ama aileye yarim filan derken, olmadi. Kismet iste... Neyse bir ise yaradi hiç olmazsa.

-Bir ise yaramaktan çok öte Leyla, dedim. Seni bana Allah yolladi galiba.

Alçak gönüllü bir sekilde gülümseyip çikti odadan.

***

Her zaman gülümsüyordu ama gözlerinideki ilk gün fark ettigim hüzünlü bakis asla yok olmuyordu. Zaman zaman daha fazla, zaman zaman da azalan bu keder nedendi acaba?

Bakiyordum bir gün elinde küçücük bir menekse saksisi, ya da Besiktas pazarindan alinmis ucuz ama zevkli bir elisi biblo sekerek evine kosuyor. Bir baska gün mutfakta yanik yanik bir ayrilik sarkisi söylüyor. “Hayrola” derdim böyle günlerde, ne olsun gibilerden omzunu silkerdi içini çekerken.

Bir ara sarki da söylemez oldu, gözleri dalip dalip gidiyordu. İsinden bir sikayetim yoktu ama, endiselenmeye baslamistim. Karar verdim, yanima çagirdim:

-Leyla, dedim. Bir derdin var senin, belki yardimim olur, istersen söyle.

Durdu, ellerini kenetledi sikintiyla:

-Otursana, dedim.

-Siz, siz çok iyisiniz, dedi.

-O senin kendi iyiligin, haydi anlat bakalim derdini, beni iyice meraklandirma.

İlistigi koltugun ucunda huzursuz kimildandi:

-Nasil söylesim ki? Aslinda size çok saçma gelecek ama...

Durumu yumusatip onu rahatlatmak için:

-Haydi ama çatlatma beni, dedim. Hem her derdin bir çaresi var. Allah hastalik vermesin.

-Yok öyle bir sey degil.

-Para meselesiysi gücüm yettigi kadar onun da bir çaresini buluruz.

-Sagolun, siz zaten fazlasini yapiyorsunuz. Aile isi bu.

-Annen, kardeslerinle ilgili bir problemin mi var?

Susutu, kafasini iki yana salladi.

Anlamistim, o aylak kocasiydi üzüntüsünün nedeni. Kizcagiz benim yanimda çalismaya baslar baslamaz birakmisti kendi isini. İs dedigim de zaten bir arkadasinin taksisinde aksamlari birkaç tur atmaktan baska bir sey degildi.

Bir keresinde görmüstüm onu, kendine göre yakisikli, Leyla’dan birkaç yasa daha küçük oldugu belli olan bir kenar mahalle delikanlisiydi. Koridorda karsilasinca karsimda süklüm püklüm, masum bir pozla basi öne egik durmustu. Ama çakir gözleri fel fecr okuyordu. Üstü basi bizim Leyla’nin paralarinin nereye harcandiginin ayakli deliliydi. Öglene kadar uyuyup, sabaha kadar kahvelerde sürttügünü bir aralik agzindan kaçirmisti Leylacik. Bana kalsa hiç ona göre biri degildi ama oglana yanikti bizim kiz.

-Kocan mi, dedim.

-Bu defaki durum farkli, kendi gözümle gördüm, dedi.

-Neyi gördün Leyla?

-Sariyer minibüs duraginda geçen aksam genç bir kizla sarmas dolas gülüsüp duruyorlardi.

-Ne yaptin?

-Onlar beni görmeden bir süre izledim, sonra da hemen uzaklastim oradan. Aksam geç vakit geldi, yüzledim, inkar etti, yani beni açikça enayi yerine koyuyor. Ona mi inanirim, gözüme mi?

-Yine de bir dinleyeydin...

-Yillardir dinliyorum, artik biçak kemige dayandi. Bosanabilsem, ah bir bosanabilsem...

-Dur bakalim, acele karar verme, her evde olur böyle seyler, bilirsin.

Gözleri dolmustu, yerimden kalkip omzuna dokundum, aglamaya basladi:

-Bana vurmaya kalkti, dedi.

İçimden bastim küfürü, hem de sunturlusundun... Tam bir parazit...

-Eeee, dedim, bir sey olmadi ya...

-Yok canim, ne olacak... Önce kenara çekildim, baktim üstüme üstüme geliyor, tutuverdim omuzlarindan, o hirsla inanmazsiniz vurdum duvara.. Yapisti kaldi orada...

-Yapma yaa, dedim, daha da hirslanmadi mi?

-Hirslansa ne olacak, ben yillarca Almanya’da erkek isçilerin yaptigi isleri yaptim. Matbaalarda omzumda, inanin dogru söylüyorum koca demir kalaslar tasidim.

Genis omuzlarin, o koca esyalari havalandiriveren gücün kaynagi buydu demek: bir eski zaman kölesi gibi çalismak ...

-Aslinda bize erkege saygisizlik ögretilmedi, beni ayipliyorsunuzdur her halde ama oldu iste...

-Ne diye ayiplayacakmisim? Eline saglik, iyi yapmissin, hiç olmazsa bir daha elini kaldirmaya cesaret edemez. Bir de beni düsün... Senin yarin kadarim, vallahi hap diye yerler beni....

-Allah korusun, dedi.

Ayaga kalkti:

-Sizin de basinizi agrittim saçma sapan dertlerimle...

-Daha neler, bilirsin insan insanin zehrini alir derler. Çok sikma canini, bir ise girerse hersey düzelir.

-İnsallah, insallah, dedi kapidan çikarken. Ama nerdeee?

Arkasindan seslendim:

-Bana bak Leyla, senden korkulur.

Gülüstük...

Aslinda hiç bir sekilde bosanmayacagi, kocasinin da asla düzgün bir iste çalismayacagi gün gibi asikardi. Ne var ki bizim güçlü, becerikli Leyla’nin boynu bu zamparaya karsi kildan inceydi. Pek çok kadin gibi o da bu konuda inanilmaz bir zaaf denizinde akintiya karsi yüzüp duruyordu iste...

***

Leyla ve ben, toplumun apayri kesimlerinden gelmis iki kadin, kimine göre erdem kimine göre enayilik sayilan “kadin duyarliligi”nin yarattigi dostluk atmosferinde neseli, hüzünlü, öfkeli, suskun, coskulu pek çok renkli gün geçirdik birlikte, ama her zaman paylasmanin tadina doyasiya vararak.

İs yasaminin zorunluluklarinin yarattigi ayrilik günümüzde, tekrar karsilasamasak bile birbirimizi sicak bir sevgiyle anacagimizi ikimiz de biliyorduk...

Solmaz Kamuran

11 Eylul 1999

© COPYRIGHT 1996-1999, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .