| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Yılbaşı yılbaşı diye tutturup dururuz gunler hatta haftalar öncesinden. Herkes bütçesine göre, hatta sıklıkla bütçesini bile aşan programlar yapar. Armağan listeleri hazırlanır, kimler davet edilecek ya da nereye gidilecek, ne giyilecek sorularıyla dolar taşar aklımız. Öyle ya da böyle o gün gelir, akşam olur. Bir eğlence bir eğlence... Sonra ertesi gün gelir, sonra daha ertesi gün, sonra daha ertesi gün... Günler günleri, aylar ayları izler ve yeni bir yılbaşı daha gelir. Böylece sürer gider zaman, takvim yaprakları düştükçe biraz daha azaldığımızı hiç düşünmeden geçer gideriz o kendi uydurduğumuz tünelin içinden. Bir idam mahkumunun infazı beklediği gibi beklediğimizi aklımızın köşesinden bile geçirmeden... İnsanoğlu işte. Unutmasa dayanabilir miydi buna? Herşeyi, herşeyi ne kadar da çabuk unutuveriyoruz. İyiyi de kötüyü de. Bir düşünün bakalım bu güne kadar geçirdiğiniz yılbaşı kutlamalarından kaçını hatırlayabiliyorsunuz? Ben bayağa kafa patlattım, bir elin parmağı kadarını bile tamamlayamadım. Aklıma gelenlerin çoğu da oldukça can sıkıcı olanlardı. Tanımadığım bir kentte ne yapacağımı bilemeden dolaşıp durduğum bir yılbaşı gecesi mesela. Sonunda bir otelin barında televizyona alık alık bakarak votka portakal içmiştim . Yan salonda eğlenme komutu almış bir yığın kadın ve adam zıplayıp duruyordu. Başlarında süslü püslü şapkalar, üzerlerinde şıkırtılı giysiler. Benim canım sıkılıyordu. Ya onların? Bir başka yılbaşında oturup bir yığın yemek yapmıştık, masalar nasıl da doluydu. Ve sadece dört kişiydik. Herşeyin kısıtlı olduğu günlerdi, kalorifer yanmıyordu, elektrik iki de bir kesiliyordu, sonunda hepimiz geceyarısı olmadan sarhoş olup sızmıştık. Uyandığımda siyah beyaz televizyon cız bız gibi sesler çıkarıyordu ve ekranda televizyonunuzu kapatmayı unutmayın, yazıyordu. Çocukluk yıllarımdakilerde daha bir eğleniyormuşum gibi geldi bana. Aslında o zamanlar çok fazla bir olanak yoktu. Yemek yapılır, bol bol portakal, kuruyemiş alınır, radyo açılır ya da kırkbeşlik plaklar çalınırdı ve tombala oynanırdı. Çinko, bakır ve tombala... Aman ne sevinç yirmi beş kuruş kazanılınca... Görkemli armağanlar da yoktu, bugünkü eğlence cümbüşü de. Ama daha bir eğlenirdik, en azından biz çocuklar eğlenirdik, büyükleri bilmem. O kutlamalardan birine ait siyah beyaz resmi hala konsolun üzerinde tutuyorum. Annem, babam ve kardeşlerim. Ben büyümeye başladığımın belirtisi olarak sol elimle sağ dirseğimi tutmuşum ve işaret parmağım anlamlı bir şekildi yanağıma dayalı. Saçlarım esrarlı bir hava vermek amacıyla olsa gerek tek gözümün üzerine düşürülmüş ve babama şöyle flörtöz sokulmuşum. Annem kocaman gülüyor, gözleri ışıl ışıl. Babam çakırkeyf olmalı, yakası biraz yana kaymış, ağzında Samsun sigarası. Kızkardeşim henüz çocuk, uykusu gelmiş. Erkek kardeşim bebek sayılır, elinde bir portakal. O resim çekildiğinde hatırlıyorum “Samanyolu” çalıyordu pikapta, ışıklar hızlı hızlı yakılıp söndürülmüştü az önce. Mutlu bir resim. Mutlu bir yılbaşı. Belki de mutlu olmak için çocuk olmak gerek, çocukluğun kaygısızlığı gerek. Kötülüğü henüz tanımamış olmak gerek, kırılmamış kırmamış olmak gerek,masum olmak gerek. Kirlendikçe, dünyanın kiri elimize, yüzümüze, yüreğimize bulaştıkça mutlu olmamız da zorlaşıyor, mutluluğa layık olabilmek de... Neyse ki çocuklar var... Güzel küçük ve temiz çocuklar. 2000 bebeklerini gördünüz mü? Türkiye’de doğan ilk bebek Büşra çenesini titreterek ağlıyordu annesinin kucağında. Ne 2000 ne de başka bir şeyin farkındaydı, kimbilir hatırladığı ilk yılbaşında neler neler görecek, dileriz bol bol gülsün. Diğer çocuklarla birlikte... İnsanlığın en utanacağı yüzyıllardan birini kapatmış olmaktan ötürü aslında çok mutluyum, yılın sayısından çok buna seviniyorum. Clinton, o gece dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş çocuklara bir konuşma yaparken özenle bunun üzerinde durdu ve sayıları aşacak, sınırları kaldıracak bir küreselleşmenin tadını çıkaracaklarının müjdesini verdi küçüklere. Bütün din kitaplarında söylenen bir cümleyi tekrarladı: Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma, komşularınla iyi geçin. Bence basit ama çok güzel, sıcak bir konuşmaydı. Gelecek yüzyılların nasıl biçimlenmesi gerektiğini çok iyi özetliyordu. 2000 yılı kutlamaları unutulmayacak, hatta ben bile unutmayacağım tüm karamsarlığıma rağmen. Biz ne mi yaptık? Oturup her hangi bir gece gibi basit yemeğimizi yedik, televizyona bakıp bol bol eleştirdik., Bülent Ersoy'un tüy takılmış mikrofonuna vurulduk, İbo’nun ceketine de. Taksim’de eğlenmek için gelmiş genç kalabalığını dünyanın başka yerlerindekilerle kıyaslayınca üzüldük. Bu arada gece oniki oldu. Paraya kıyıp aldığım uzun, üzerinde 2000 yazan kadehlerde şampanyamızı içtik, tek tük patlayan havai fişeklerine de bir süre baktıktan sonra yattık uyuduk. Yılbaşı çamımız göz kırpıp duruyordu. Ertesi sabah erkenden kalktım. Deniz, gri mavi ve dümdüzdü, evlerin arka bahçelerine, sokaklarına park edilmiş bir yığın araba. Çık çıkmıyordu, herşey, herkes yorgun ve uykudaydı. Konsolun üzerindeki resme baktım. Artık çok çok uzaklarda kalmış bir anın resmine. Bir daha göremeyeceğim anneme, babama ve yıllardır görmediğim erkek kardeşime sevgilerimi yolladım gökler katında, belki de almışlardır kim bilir? Solmaz Kamuran 3 Ocak 2000 © COPYRIGHT 1996-2000, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |