| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Hani derler ya, “Eee, daha daha nasılsınız?” İşte tam öyle bir şey uzunca bir aradan sonra oturup da yazmaya başlamak. Yani sanal köşenize oturup da yazmaya başlamak... On altıncı yüzyıldan henüz tam olarak kopamadığım için sıkıntılıyım. Daha önce yazdığım gibi çok uzun bir süredir çeviri yapıyordum, arkasından oturup yarım kalmış romanımı tamamladım. Her ikisi de aşağı yukarı aynı dönemi içeriyordu. Ve ben artık sanki bu dünyada yaşamıyormuş gibi bir tuhaf, acıklı ruh halindeyim. Düşünün aniden gece yarısı yüzlerce yıl önce ölmüş insanların adlarını mırıldanarak uyanıyorum, bana anlatılanların yarısını kaçırıyorum, yarısını da bambaşka anlıyorum. Sanki bir ben, bir de yazdıklarımdan ibaretmiş gibi dünya. Sonra anlıyorum ki öyle değil. Geri gelmeye çabalıyorum. Ama “Hoş geldin”, diyen yok. Ya da kimse gittiğimi bile fark etmemiş. Şimdi galiba küçük bir deprem oldu. Arkamdaki sehpada duran şarap kadehi şişeye çarpıp iki kere çınladı. Korkuyla durdum, ama üçüncü “çın”ı duymayınca korkum geçti. Evet, galiba geri gelmişim. Üç şiddetindeki bir sarsıntıyı bile artık hissettiğime göre... Ama yine de algılamam yavaş, trafik kazasında başını ön tablaya vurup da geçici hafıza kaybına uğramış biri gibiyim. Bu sabah kapıcıyı ilk defa görüyormuşum gibi geldi bana, adam çok şaşırdı. Ne bilsin beş yüz yıl öncesinden döndüğümü. En iyisi televizyona bakmak bu durumda. Ben de öyle yaptım ve oturup haberlere baktım. Bir genç kızı ağabeyleri viyadükten aşağı itivermişler, kız ölmüş. Yani üç delikanlı bir olup karındaşları olan kızı öldürmüş. “Neden?”, diye sormanın bile bu cinayete bir haklılık kazandırma çabası olabileceğini düşündüm. Bir insanın bir başkasının canını almak için nasıl bir nedeni olabilir? Ama yine de nedeni izledim. Annesi, “İyi oldu, kurtulduk”, dedi. Anlaşılan işin özü “Orospuluk.” On beş yaşında bir orospu... Aileye, dini, imanı, geleneği tehdit eden bir orospu... Aaa, olmaz tabii... Tez yok edile, boynu vurula... Ama Allah’tan, işe hemen el konulmuş. En önemli şey olan aile namusu kurtarılmış. Ağabeyler kuru bir sesle anlattılar, “Aslında o da ölmek istiyordu, biz itiverdik:” Cinayet İstanbul’da işlenmiş. Kızın anası Aydın’ın köylerinden birinde, “O kontaktı”, diyor. Yanı başında bir taze, “O, oğullarıyla gurur duyuyor”, diye ekliyor. Böylesine bir acımasızlık, vahşet acaba ne ile açıklanabilir? Buna yalnızca, “Cehalet”, demek mümkün mü? Daha başka bir şeyin eksikliği yok mu acaba? Sonra bir başka habere geçti televizyon. Kanser olup neredeyse otuz kiloya inmiş bir delikanlı ölmeden önce salıverilmiş hapishaneden. Bileklerime dönmüş kolları sıskalıktan. Ki o kolların vaktiyle nasıl güçlü kuvvetli olduklarını da gördük, sağ olsun televizyon kanalları çok dikkatli ve titiz bu konularda. Askerlik resimleri sırayla boy gösterdi ekranda. Ama anlaşılan o da kötü yola düşmüş. Yasadışı örgütlerle bir olup devleti yıkmaya kalkışmış. Aaa, bu da olmaz tabii. Tez yok edile, boynu vurula... Vatana ihanet ha? Ama merhametlilerle dolu ortalık, delikanlı hastalanınca ve ölüme iki dakika kalınca bir takım “Yüce yürekliler” acıyıp onu dışarı bırakmışlar, annesinin yanında ölsün diye. Annesi ağlıyordu: “O benim bir tanem...” Devletin bir tanesi olmamak anasının bir tanesi olmayı engelleyemez ne de olsa. Tabii eğer ana anaysa... Haber çok... Bu defa konu bir ana değil, bir baba. Acılı bir baba yola çıkmış İstanbul’dan Ankara’ya. “Trafik Canavarı”nın elinden aldığı kızının anısını. Nedir, kimdir bu “Trafik Canavarı”. Sanki bir uzaylı... Başka bir dünyadan gelip bizi kahretmeye yeminli bir düşman... Düşünceler alındı izleyicilerden, yüce makam sahiplerinden. Doğrusu cümleler çok etkileyici. Çıldırıyorum, çıldırıyorum, çıldırıyorum... Bu çözümsüz görünen toplumsal ıstırabın nedeni acaba genetik bir eksiklik olabilir mi? Yani insanlıktan nasibini alamamış olmak... Niye karşımızdakini algılamaktan bu kadar yoksunuz biz? Niye sanki dünyanın merkezi bizmişiz gibi düşünüp davranıyoruz.-Burada belki de düşünmeyi atmak gerek.- “Ahlak benden sorulur, doğrular benim tekelimdedir, her şeyin sahibi, ya da vekili benim...” Bütün hataların temelinde bu “ben merkezcilik” yatıyor olabilir mi acaba? Yani az gelişmişlik... Bu bence bir sersemlik, sizce de değil mi? Üstelik bedeli de ne kadar ağır ve ne kadar acılı. Birden yoruluverdim, henüz dünyaya tam olarak dönemedim belli ki. Yeni bir bilgisayar oyunu varmış, kızımın bir arkadaşı verdi, adını bilemiyorum şu anda. Ama işin özü şuymuş: Kendine bir aile yaratıyormuşsun, ana, baba, kardeş ve diğer teferruat... Ne güzel değil mi? Şimdi oturup onunla uğraşacağım. Günahıyla, vebaliyle benim yaratacağım bir aile. Ama diyorum ki, bu işi bir adım daha öteye götürseler daha iyi olmaz mı? Kendi toplumumu yaratmak gibi, kendi devletini yaratmak gibi, ya da kendi dünyanı?... Görüyorsunuz ben hala kendime gelemedim. Daha aklı başında olarak görüşebilmek üzere hoşça kalın... Solmaz Kamuran 14 Haziran 2000 © COPYRIGHT 1996-2000, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |