| . |
. |
Gordugumuz evler, dusledigimiz evler, yasadigimiz evler...
Cok,cok ev var cevremizde; hava kararinca sarimsi, mavimsi isiklari
birer birer yanan. Gecekondular, villalar, eskilerden kalma uc bes kosk
ve pek cogumuzun icinde yetisip buyudugu cinsten uc oda bir salon bildik
apartman katlari.
Kac tanesini gercekten biliyoruz acaba, yani kacinin icine girdik,
koltuklarina, divanlarina oturduk, masasinda yemek yedik, balkonunda cay
ictik...Otuz, kirk, elli, yuz?
Eger muslukcu, kapici, boyaci ya da kira takdir komisyonu elemani
degilseniz bu sayi sandigimiz kadar cok degildir. Ama bazilari ille de
yer etmistir aklimizda. Bazilari da unutulup gitmistir.
Daha varlikli bir arkadasin evinin girisindeki ayna, genc bir annenin
perdeleri yari aralik los yatak odasindaki hos kokulu gardrobu, kir
sacli bir dedenin oturup sallandigi ahsap koltuk, tum duvarlari kitap
dolu raflarla kapli bir calisma odasi, ya da bir agacin golgesindeki
hasir sandalyeler, ince uzun bacakli bir cicek sehpasi...
Ve dusler, dusler, dusler...
Bir gun benim evim olunca soyle yapacagim, boyle yapacagim...Mutlaka
balkonu olmali, ben bahce isterim, mutfagi kavanozlarla dolu olmali,
deniz gormeli, kentin en islek caddesine bakmali, banyosu mis gibi
kokmali, ben kus yuvasi gibi bir ev isterim, benimki sicacik olmali,
atesin karsisina iki koltuk koyarim, yere de yumusacik bir hali...
Yatakta bunlarin hayali kurulur, trenle gecilirken raylarin kenarindaki
evlere ozenilir, balkonlardaki kahvalti masalarina, aksam
sofralarina...Bir defterin arka sayfalarina acemice planlar cizilir,
dergilerden en begenilen ev resimleri kesilip saklanir. Hep o ev
duslenir.
Ama gercekte duslenen yalnizca o ev degil, o evi paylasilacak olandir.
Sicak bir sevgi, dumani tuten bir corba, yatakta birbirine degen
ayaklar, kapi agzinda bir opucuk. Yani mutluluk...
Bunu hep dusleriz, dusleriz de nedense bir turlu gerceklestiremeyiz. En
azindan buyuk bir kismimiz yapamaz bunu.
Gerceklestirdigimiz asla dusledigimiz degildir; gecekonduda da, villada
da...
Paylasmayi beceremiyoruz, ne gerceklerimizi ne de duslerimizi. Belki de
tam olarak anlatamiyoruz birbirimize ne istedigimizi. Sonunda da hirilti
dirilti, gurultu...
-Sen beni anlamiyorsun...
-Bana yazik oldu...
-Ah sersem kafa...
-Dinlemezsen buyuk sozu...
Ya da derin bir sessizlik, arada da "evet", "hi hi" gibi ruhsuz
sesler...
Kucuk dedikodular, dertlesmeler, ic cekisler...Bunalmalar, caresizlik,
kavga, once citir citir sonra catir catir kirilmalar...
Herkes kendini haksizliga ugramis hisseder ama, kime nasil haksizliklar
yaptiginin hesabini hic dusunmeden. O dus evlerinin de kapilari,
pencereleri boyle kirilir, boyalari boyle dokulur, bahcesindeki
cicekleri boyle kurur. O duslerin sahipleriyle birlikte...
Ve bir gun bakariz ki soz bitmis...Mobilyalarimizin arasina koydugumuz
bir berjer koltuk, sevr taklidi bir tabak, kucuk bir porselen biblo,
tavanda asili duran sikirtili tasli avize, yeni firinimiz da cevap
bulamaz yalnizligimiza, bilmem kac kanal ultra modern televizyonumuz
da...
Hatta kapida son model jipleriniz, arabalariniz, marinada yatlariniz,
film seti gibi dekore edilmis yuzme havuzlu salonlariniz olsa da...
Soz bitince, paylasma bitince, o masum guzel dusler insanin yardimina
kosmuyor ve ardarda kapanan agir demir kapilarin arkasindaki bir mahkum
gibi yapayalniz kaliyoruz kirik dokuk arzularimizla...
Duslerimizi ve gercegimizi el yordamiyla da olsa paylasalim; bir unlu
yazarin dedigi gibi "ocak tutmesin, saatler durmasin ve bahcedeki
cicekler kurumasin"....
13 Ocak 1998
Solmaz Kamuran
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net)
|