| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Su anda karsimdaki kapkara gokyüzünde kizilimsi bir masal ayi batiyor. Onun tam altinda kücük gozlere benzeyen bir yigin isikli pencere uzanip gidiyor... Bilgisayarimin ugultulu sesine arada bir uzaklardan gelen araba sesleri karisiyor. Ve ben o aya, o pencerelere bakip bir yigin hikaye uyduruyorum. Hizla cekilen bir perde, mavimsi bir gece lambasi, merdiven bosluklarinin aniden aydinlanmasi bana neler neler düsündürüyor... Diyorum ki kendi kendime; iste su evin misafirleri gitti, karsidakiler yatmaya hazirlaniyor, yan taraftaki adam yine sikintiyla televizyon kanallarini degistirip duruyor, acaba balkonda tek basina oturan kadin ne düsünüyor? Demin
bir banliyo treni gecti. Az once de bir ucak. İcinde kim bilir kimler
vardi; kaygilari, telaslari, heyecanlari, mutsuzluklari, mutluluklari
neydi acaba? Ben ne zaman ucaga binsem hep asagiya bakarim, topragi ve
denizi ilk kez gorüyormusum gibi hem de. Oysa genellikle Dalaman’a
gittigimiz icin neredeyse ezbere bilirim ucagin rotasini, ama yine de
bakarim ve tuhaf bir merakla bir seyler gormeye calisirim. Daha once hic
gormedigim bir seyleri... Cocukkende trenle o zamanlar bana cok uzak gelen Pendik’e, ya da
İdealtepe’ye gittigimizde de hep disari bakardim. Tren yolunun
kenarindaki evleri, bahceleri dikkatle izlerdim. Hayaller kurup yine
hikayeler uydururdum. Hayati uzaktan izlemeye bayiliyorum galiba ben. Cünkü
cok icine girince korlesiyorum gibi geliyor. Kendi kücüklü büyüklü günlük
sorunlarim kentinkilerle birlestiginde bir cesit algilama bozuklugu
basliyor beynimde ve robotlasiyorum. Onun icin giderek daha az karismaya
basladim kalabaligin icine. Tabii ki disariya cikiyorum ama bir anlamda
saklanarak. Bir casus gibi sessizce dolasiyorum sokaklarda. Kendimi
gostermemeye calisarak izliyorum etrafi. Ve galiba bunu yapa yapa da
ustalastim. Marketlerdeki kasiyer kizlarin yüzünden dertlerini anlar
oldum. Bir koftecide yemek yerken bos tabaklari toplayan cocugun nerede
oturdugu, kac kardesi oldugunu neredeyse tam olarak kestirebilirim. Arka
bahceye bakan evdeki kadini hic gormedim, ama kücük kizina bagirisindan
bir gece once kocasiyla kavga ettigini biliyorum artik. Kapi onlerindeki
cop torbalari bile benim icin bir ipucu. Evlerin perdeleri, arabalarin
park edilisleri, arka camlarindaki ivir zivir, hepsi birer aciklama. Ay
daha da kizillasti, batti batacak. Simdi de aklima ayda ilk yürüyen
astronotlar geldi. Tanrim ne müthis bir heyecandi kimbilir yasadiklari...
Acaba ben oraya gitsem yine ayni seyi mi yapardim? Yani dünyaya bakip
hikayeler mi uydururdum? Büyük bir olasilikla bunu yapardim, tabii eger
kalbim orada da atmayi basarirsa... Belki de su Nuh’un gemisini
Agri’da aramaya kalkan astronot da benim cinsimden biri olabilir. Oradan
bakip takmistir kafayi. Neden olmasin... Buradan
bakip orayi, ordan bakip burayi ozlemek... Cogunlukla hep boyle yapmaz
miyiz?. Gecmisle gelecek arasinda yasarken saniyorum bazen yasadigimiz ani
yakalayamiyoruz. Bazi
tipler vardir, nereye gitseler orasi onlara daha once gordükleri bir yeri
hatirlatir, bir sonra gittikleri yerde daha oncekini yasarlar. Ne tuhaf
degil mi? Yasanan gercek kaybolup anilastiginda ancak deger kazanir onlar
icin. Hayati degil de hayatin suretini sevmek gibi bir sey... Oysa
hayvanlar hic bunu yapmiyorlar, her ani dogru ve tam olarak
degerlendiriyorlar. Hele de kediler... Onlari seyredince dayanamayip yüksek
sesle soruyorum kendime: Hic mi hata yapmaz bunlar? Bizim Merlin yüksek
damlarda dolastiktan sonra kücücük bir araliktan ciceklerime asla zarar
vermeden hizli ve atik, ama ayni zamanda pamuk gibi hafif adimlarla girer
iceri. Dokuz yasinda ve daha hicbir sey kirmamistir. Usta bir avci,
apartmanda bile basariyor bunu. Her aksam bir bocek getirir eve. Dikkatli
ve duyarli. Mükemmel bir hayat geometrisi var. Kavga etmeden yasiyor
bizim kopekle evde. Ama iliskisinin sinirlarini cok iyi koruyarak. Ne onu
rahatsiz eder, ne de kendisinin rahatsiz edilmesine izin verir. Simdi
Koycegiz’deki evde de bir kedimiz oldu. Adi Othello. Simsiyah, tek bir
beyaz kili bile yok vücudunda. Gozleri ise yemyesil, zümrüt gibi yesil...
Kuyrugu her zaman dimdik yukarda. Genc, henüz bir yasinda var, ya da yok.
Ona bakiyorum, ayni mükemmellik icinde. Ne yapmasi gerektigini nasil da
iyi biliyor. Aslinda yalniz
kediler degil, dogadaki tüm canliliar uyum icinde. Gerci biz doga kanunu
diye bir sey soyler dururuz bir anlamda asagilayarak, oysa doganin düzeni
tikir tikir isliyor. Anlamsiz ve
hayata ters hicbir sey yok orada. Riyakarlik ve yalan da... Oysa
bizler uyumsuzuz. Hem kendi aramizda, hem de dogayla, yani hayatla olan
iliskilerimizde ve hatta bu uyumsuzluk belki de kendi icimizde basliyor.
Kanunsuz olan bizleriz. Ve bize kanunu, hukuku ileri süren herkese karsi
da inanilmaz bir karsi cikis icindeyiz. Bu kendini yok etmek degil de
nedir? Ay
simdi batti, evlerin isiklari giderek azaliyor. Karanlik gokyüzünde goz
kirparak giden bir ucak bile yok. Trenler seyreklesti. Merlin ve Oglus
yanyana huzur icinde uyuyorlar. Bunca ovündügümüz aklimiza ragmen
onlarin basarip da bizim basaramamizin nedeni nedir bir türlü
bulamiyorum. Acaba hayati degil de hayatin suretini sevmek mi? Solmaz Kamuran 9 Ekim 2000 © COPYRIGHT 1996-2000, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |