.
. .
. . .


Nursen, Palamar ve Ben

Nursen yedi yasinda ve on dislerinden ikisi sallanip düsmüs, o sevimli bosluga takilip duruyor dili konusurken. Sag elinin bas parmagina yakin bir yerinde çok büyük olmasa da bayagi hallice bir kirmizi yara var iyilesmekte olan. Sordugumda, yandi, dedi, sonra çekik gozlerini aça aça, annem oraya patates koyuyor iyilessin diye ekledi. Çay dokülmüs küçücük elinin üzerine sabah okula gitmek üzereyken. Kuledibindeki sokaklardan birinde tanistik biz. Bir roportaj için fotograf çekimi yapiliyordu son kitabimla ilgili olarak. Kiraze’nin geçtigi donemlere biraz olsun gonderme yapabilmek için seçilmisti Kuledibi.

Ogle saatlerinde çikmistim Goztepe’deki evimizden ve neredeyse yillar sonra vapura binip geçmistim Karakoy’e. Hava soguktu, ama yine de disarida oturdum. Martilar kimi havada donen bulutlar olusturuyor, kumu soguk sularda balik pesine düsüyordu çiglik çigliga. Mendirekte bir yigin karabatak vardi siran siran dizilmis, heykel sessizliginde. Kanatlarini açip kurutmaya çalisiyordu pek çogu kis günesi altinda. Haydarpasa Gari, Selimiye Kislasi ve onlarin dibinde yük bosaltip yük alan hantal silepler, kosterler...Kiz Kulesi bayagi havali olmus, bir motor yeni halini merak eden bir grubu indiriyor küçük tasligina.

 Karsi kiyi giderek yaklasiyordu hafif yana yatmis vapurumuz hizla ilerlerken. Ayasofya nereden bakarsan baksan gorkemliydi. Yenicami ne kadar da nazeninmis megerse. Dort minaresi olsa daha iyi olurmus, diye geçirdim içimden. Koprü çok sevimsiz goründü gozlerime. Ah nerede kalmisti o güzel günler? Yakalarimi kaldirip soguga meydan okuyarak içtim sigarami, hem de ne keyifle. Sonra tok bir sesle iskeleye çarptik ve kalabaliga karisip bir zamanlar asindirdigim sokaklari geçip alt geçide yoneldim. İlk kez depremi düsündüm orada, ya simdi olsaydi. Kaygili bir dikkatle baktim duvarlara, bir oncekinden kalan bir çatlak bile yoktu. Yine hizlandirdim adimlarimi. Birileri gidiyor birileri geliyordu durmadan. Her yer cep telefonu, bilgisayar, müzik seti satan dükkanlarla doluydu. Her yerden ayri bir ses geliyordu. Basamaklari hizla tirmandim ve Selanik pasaj’nin yaninda tekrar gri gokyüzüne kavustum. Karsi kaldirimdaki ilk binani altinda bir zamanlar amma çok pesmelba yemistim.

Tekrar yürüdüm ellerimi cebime sokup. Tünel binasi her zaman çok hosuma gitmistir. İki dakika bile sürmeyen bir yolculuk baska bir dünyada. Yine de oturdum. Sallandik saga sola bütün yolcular ve sanki hepimizin acelesi varmis gibi telasla kendimizi disari attik durdugunda. Tramvaylar bekliyordu. Biri kalkti hemen, eski zamanlardan yankilanan çan çanlariyla. Mevlevihane’nin oldugu sokaktan asagi yürüdüm. Her yer gitar, piyano, saz,bateri satan dükkanlarla doluydu. Kaldirimlara Afrika ülkelerinden bir ümit pesine düserek gelmis genç adamlar tezgah açmislardi. Ve sonra daha asagilarda pirinç plaketler yapan dükkanlar. Sagda bir sokakta çamasirlar dalgalaniyordu, hem de ne yükseklerde.

Koseden saga dondüm ve Cenevizlilerden kalmis Kule’ye ulastim. Nedense taslarini sevesim gelmisti dokunarak. Acaba hangi ustalar yapmisti onu? Bunun açiklamasi yoktu ama kocaman kocaman yazilmisti 1453’te Fatih’in İstanbul’u aldigi bir tabelada. Ah ustam, yaman ustam, adin bilinmese de eserin hala burada, dedim küçücük bir sesle.

Kuledibindeki çayhanede iki sevgili tavla oynuyordu, televizyon at yarislarini gosteriyordu ve her zamanki gibi, ülkemin bütün kahvelerinde oldugu gibi birkaç kisi heyecanla gokten inecek kismetin onlarin basina düsmesi için dua ediyordu. Yillar sonra bir kahve... Serefine bir bardak çay da ber içtim bu anilarda bulusmanin. Sonra bir iki fotograf ve tekrar sokaklar. Ayaklarim beni o çamasirli sokaga gotürdü nedense. Fotografçi arkadasla, roportaji yapacak olan taze gazeteciyi de ikna etmem zor olmadi. Bu onun ilk isiydi ve heyecanliydi. Ne kadar gençtiler Tanrim, ne kadar genç...

Sokagin alt kisimlarinda bir minicik pasakli bosluga iki bank konulmustu, ortada bir kuyu vardi agzi siki siki tasla kapatilmis. Çevre evlerden rutubetli bir keder yayiliyordu sanki. Evlerin kirik dokük pencerelerinde beliren merakli baslar. Çoplerin teesinde dolanan irili ufakli bir yigin kedi. Sonra Nursen geldi yanima, kirk yillik arkadasim gibi. Ve Palamar... Ayaklari beyaz, yüzünün yarisi maskeli kapkara bir kedi. Adinin palamar oldugunu Nursen’den ogrendim. Üçümüz, yüksek binalarin arasindan sizan kirli bir gün isiginin altinda bir süre kirk yillik dost gibi sevgimizi paylastik. Nursen, palamar ve ben...

Ve makinenin içinde film bitince kalkip vedalastik. Nursen de, Palamar da sanki yarin tekrar karsilasip her seye biraktigimiz yerden devam eecekmisiz gibi bir dost sicaklik içindeydi.

Kim bilir kimlerin asindirdigi merdivenleri çikip tekrar Beyoglu’na çiktim. Hava gerçekten soguktu, ama içimde beni isitan bir sey vardi.

Solmaz Kamuran

7 Aralik 2000

© COPYRIGHT 1996-2000, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .