| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
TUZ Siir
“Gök Kubbesi”nin coskulu, cagiltili ve bilge sesi Yahya Kemal, Vuslat
adli yapitinin misralarinda diyor ki: “Kanmaz
en uzun puseye, öptükce susuzdur, Zira
susatan zevk o dudaklardaki tuzdur; İnsan
ne yaratmissa yaratmistir o tuzdan. Bir
sir gibidir az cok ilah oldugumuzdan.” Aska
tuzu ancak Yahya Kemal gibi bir büyük sair böylesi bir ustalikla
katabilirdi. Yarin dudagindaki o bastan cikarici, o doyumsuz arzu ve
zevklerin anahtari bir nebze tuzu hayatimizdan cikarip atsak büyük
harfli insandan geriye herhalde fazla bir sey kalmazdi. Asimiza da,
askimiza da tat veren hep o. Ya da tümden tadimizi kaciran… Hem de su dünyaya
geldigimizden bu yana... Tuz, yer küresini paylasan tüm canlilarin, özellikle
de biz insanlarin siddetle ihtiyaci olan bir mineral. Her ne kadar bir
keci gibi daglarda durmadan kaya tuzu yalamiyorsak da, onsuz bir hayat
bizler icin de düsünülemez. Adi
eski caglardan bu yana ekmekle, yani insanligin en temel gidasiyla
birlikte anilan tuz, bütün toplumlarda vazgecilmez bir unsur olmus. Eski
Ahit’te “Rabbin önünde ebedi tuz ahdidir,” sözleri gecer. Yeni
Ahit’te ise “Topragin tuzu, Yaratan’in öyküsünü anlatsin,”
denir. Yeni evlenen ciftler Hiristiyanlikta sarap, ekmek ve tuzla
kutsanirlar. Pek cok dilde tuzla insan iliskisi üzerine kurulmus deyimler
kullanilir. Örnegin Yunanlilar “Tuza karsi günah isleme,” derler,
İranlilar ise “Tuza ihanet etme.” Bizdekilere gelince, neredeyse
saymakla bitmeyecek kadar cok tuzlu deyimlerimiz ve adetlerimiz. Hangimiz
koyu bir bezginlik ve mutsuzluk aninda “Artik benim icin hayatin tadi
tuzu kalmadi,” dememistir? Ya da sabrimizi tasiran bir durumda “Bu da
artik tuz biber ekti” Olumlu bir ise katki yapanlarin soylu
tevazularinin sembol kelimeleridir “Corbada tuzum bulunsun.” Carsiya
pazara cikip da kasip kavuran pahalilikla carpilanlar bir yandan baslarini
iki yana sallar, bir yandan “Amma
da tuzluymus,” derler. Kalkisilan bir isin, ya da alis verisin umulandan
daha fazla maddi yük getirmesi durumunda da hemen “Tuzluya patladi, “
denir. “Tuzu kuru olan”larin hayatlarina kimi zaman giptayla bakilir,
kimi zaman da “Tuzsuz asim,
dertsiz basim,” sözlerinde bir avuntu aranir. Kazayla
elden düsürülen cam vazo kirilir, bin parcaya bölünür ve “Tuzla
buz olur.” Sevgilinin ihanetiyle karsilasan yürek de… Gönül
yarasini unutmaya calisana sakin hatirlatmayin o eski günleri, yoksa
“Yarasina tuz basmis” olursunuz. Gencler sakalasirken “Tuzlayayim da
kokma,” diye kikirdasir. Huysuz kaynanalar, önlerindeki tabagi “Ya
benim, ya da bunun tadi tuzu yok,” diye iterler. Yolsuzluklar ayyuka
ciktiginda ve bu yolsuzluklar beklenmedik irtifalara ulastiginda, yasini
basini almis büyükler, “Et kokarsa tuz basarsin, ya tuz da kokarsa?…”
diye mirildanirlar. Anadolu’nun
bazi yörelerinde hala tuz araciligiyla duygu ve düsünceler ifade edilir.
Genc kizlar yemegin tuzunu kasitli olarak kacirarak evlenme arzularini
aciga vururlar. Kimi dag köylerinde konuga ilk ikram biraz tuz, biraz
biber ve bir dilim ekmektir. Ne
de olsa “Tuzla biber hizli gider.” Hamile bir kadinin basina belli
etmeden tuz serpilirse dogacak bebegin cinsiyetini tespit icin hicbir
modern tibbi cihaza gerek kalmayabilir. Nasilsa anne adayi burnunu ellerse
oglu, agzini ellerse kizi olacak demektir. Tuzun yararlari saymakla bitmez.
Eger kem gözlerden korkuyorsaniz yine tuza basvurun. Bir avuc tuzu
basinizdan söyle bir gecirip atese ativerin. Göreceksiniz nasil da
turuncu alevlerle catir catir yanacaktir o tuz. İciniz rahat olsun,
artik uzun süre nazara gelmezsiniz. Hayatimizin
ayrilmaz bir parcasi olan tuz, neyse ki dünyamizda bol bol var. Denizler,
göller, kayalar… Türkiye de tuz kaynaklari acisindan cok zengin. Yani
sofralarimizin tuzsuz kalmasi tehlikesi yok. Üstelik artik yaninda baska
bir arkadasi daha var: İyot. Yaklasik iki yil önce alinan bir
kararla Gida Kodeksi cercevesinde Türkiye’de iyotsuz sofra tuzlarinin
satisi tamamen yasaklandi. Bunun gerekcesi Türk tüketicilerinin zeka düzeyini
8 puan yükseltmekti. Bu karari uygulamayan tuz üreticileri ve
saticilarina ise alti milyar lira ceza uygun görülmüstü. Dogrusu sekiz
puanlik bir toplumsal zeka artisi icin cok daha fazlasi bile deger. Bir
insan, iyotlu ya da iyotsuz günde ortalama dokuz gram tuz tüketiyormus,
oysa vücudumuzun günlük gereksinimi sadece iki gram. Yani yarim cay kasigi kadar. Daha fazlasinin zarari üzerine her gün
bir yigin haberle karsilasiyoruz. Böylesine elzem bir maddenin fazla
kullaniminin yol acabilecegi hastaliklarin listesi gercekten de herkesi
dehsete düsürecek ölceklerde. Görme bozukluklari, böbrek yetmezligi,
kalp ve damar hastaliklari, felc, kanser… Oysa kütür kütür bir
salatalik tursusu, ya da üzeri incecik kiyilmis dereotuyla süslü bir kücük
tabak tuzlu baliktan vazgecmek hic de kolay degil. Neyse ki arada bir iyi
haberler de duyuyoruz. Time dergisi, gectigimiz yil Amerika Birlesik
Devletleri’nde yapilan bir arastirmanin sonuclarini yayinlayarak yüreklerimize
su serpti. Sahanda yumurta fotografiyla verilen haberde simdiye kadar
uzmanlarin kara listeye aldiklari yumurta, margarin ve tuzun aklandigi,
sanildigi kadar zararli olmadiklari müjdesi veriliyordu. Media yoluyla
sagligimizi yönlendirmek cok kolay bir yöntem gibi görünse de, aslinda
son derecede zor ve hatta akil karistirici. Birbirinin neredeyse tam aksi
bir yigin tez… Ve cogu da bizim tuzla ilgili. Ama seyrek de olsa, saglik
disinda haberlere de konu olabiliyor tuz. Bunlardan
birinde Polonya’da, Krakow yakinlarindaki 700 yillik Wieliczka tuz
madeninden söz ediliyordu. Burasi yerin 64 metre altindan baslayip 327
metre altina kadar uzanan 2040 galeriden ve uzunlugu 200 kilometreyi bulan
dehlizlerden olusuyormus. Unesco destegiyle maden koruma altina alinmis.
Wieliczka’nin böyle uluslararasi bir projeyle korunmasinin nedeni ise büyüklügü
degil. Bu cok eski tuz madenini asil ilginc ve degerli kilan icindeki
tuzdan heykeller. Madencilerin eski bir efsaneye dayanarak tuzdan
yaptiklari rölyefler, heykeller ve sapeller… Efsaneye göre, yedi yüzyil
önce Polonya’ya gelin gelen Bizans imparatorunun torunu Kinga buralarda
tuz olmadigini duyunca ceyizine bir avuc tuz atarak yola cikmis. Ve ilahi
bir ses Wieliczka’dan gecerken ona durmasini söylemis, prenses atindan
inmis, topragi kazmis, tuz madenini bulmus. Kinga,
Polonya’da yüzyillardir tuz madencilerinin azizesi olarak kabul
ediliyor. Madenin her yani onun adina yapilmis heykellerle dolu. Bunu ilk
baslatan ise gecen yüzyilin sonunda yasamis olan madenci Markowski. Yeni
Ahit’teki “Topragin tuzu, Yaratan’in öyküsünü anlatsin” sözlerinden
yola cikarak madenin her yanini dini agirlikli yapitlarla donatmis
Markowski. Onun ölümünden sonra da baska madenciler tuzdan heykeller
yapmayi sürdürmüs. Ama ne yazik ki iceriye pompalanan nem yüzünden
tuzdan heykellerde “Tuz cicegi” adi verilen kabarciklar olusuyormus,
yani tuzdan heykellerde “Tuz cicekleri” acmaya basliyormus. Ve sonra
da erime… Böylesine tuhaf, tuhaf oldugu kadar da cekici ve özgün bir
“maden-müze”nin yok olmasini engellemek icin karar verilmis koruma
projesine. Kurulan dev bir klima sistemiyle bu tuzdan sanat eserleri
kurtarilmis. Simdi yerin 101 metre altindaki dev Kinga Sapeli’nde ayin
bile yapiliyormus ve madeni gezenlerin sayisi bu yil 200000’i asmis. Polonya’dan
doguya dogru, Asya’yi asip da Japonya’ya geldigimizde görüyoruz ki
örf ve adetler, üretim ve tüketim bicimleri ne kadar degisirse degissin
tuz önemini asla yitirmiyor. Dört bir yanlarini saran tuzlu denizlerden
ötürü mü nedir bilinmez, onlar da tuza neredeyse kutsal bir yigin
anlam yüklemisler, pek cok törende sikca tuz kullaniyorlar. Bunlarin en
ilginclerinden biri geleneksel Sumo güreslerinde, gürescinin oyuna
baslamadan önce seyircilerin üzerine bir avuc tuz savurmasi. Bu sahnenin
büyüleyici güzellikte bir fotografini gördüm. Salonu aydinlatan
spotlarin isigi altinda incecik kristallerin neredeyse her biri birer gökkusagi
olusturmustu, bir avuc tuz binbir renge boyali bir gizemli bulut gibi
dagilmisti havada. Bu ritüelin anlamini ne yazik ki ögrenemedim, ama
sanirim dünyanin baska yerlerindeki insanlarin tuzdan beklediklerinden
farksizdir Japonlarin da ondan bekledigi: Bolluk ve bereket. Ama
tuzdan daha somut beklentileri olanlar da var tarihte. Örnegin pasif
direnisin babasi, ünlü Hintli lider Mahatma Gandi, 1930 yilinin Mart
ayinda Kongre Partisinin baskani olarak, toplumun en alt kesimleri üzerinde
agir bir ekonomik yük olusturan tuz vergisine karsi büyük bir direnis
kampanyasi acmisti. Direnis sirasinda yaklasik altmis bin kisi tutuklanmis
ve hareket kisa zamanda İngilizlere karsi bir ulusal bagimsizlik mücadelesine
dönüsmüstü. Tuz da bir özgürlük sembolüne… Özgürlügü
“Tuzluya gelen” Hindistan’dan hemen komsusu Pakistan’a
gecildiginde tuz belki de insanin aklina heybeti getirir. Cünkü
Pencap’ta, İndus ve Cihelum irmaklarinin arasindaki vadide upuzun,
basi dumanli bir dag silsilesi uzanir. Bunlar adini yöredeki zengin tuz
yataklarindan alan Tuz Siradaglaridir. Bizim
1500 kilometre karelik Tuz gölümüz ise dümdüzdür Anadolu’nun
ortasinda, denizden 905 metre yüksektedir, ama bunu hic belli etmez. Hele
de yaz gelince göl oldugu bile anlasilmaz, sapsari ve kavurucu günesin
altinda kurur gider sulari caglar önceki adiyla Tatta gölünün. Yerde
sadece otuz santimlik kirli beyaz bir tuzdan kabuk kalir. Gölün dogu
kiyilari boyunca uzanan, İstanbul ve Adana’yi Ankara üzerinden
kavusturan ünlü E-5’te, o adi kötüye cikmis, cileli, kapkara
asfaltta gece demeden gündüz demeden traktörler, kamyonlar, otobüsler
gider gelir. Ve nice yolcu… Japonya’daki Sumo gürescisinin
seyircilerin üzerine attigi bir avuc tuz kadar renkli isiklar sacmasa da,
arada bir söyle sürprizli bir göz kirpis gibi dolasir günün son
isiklari oralarda da. Tuz, ben buradayim, der adeta fisiltiyla. Tuz,
diye lafa baslayinca insan arkasini getiremeyecegini saniyor, oysa
baslayinca da bir türlü bitiremiyor. İnsanlik kadar eski bir lezzet
tuz hayatimizda, az ya da cok, ama hep olmasi gereken bir sey. Bir mucize…
Deriyi yumusatarak sert rüzgarlara, soguga, yagmura, camura karsi
kendimizi korumamizi saglayan da o; dalindan koptugunda zehir zikkim olan
zeytinin acisini alarak onu Akdeniz mutfaginin ecesi yapan da o. Dogrusu
tuzsuz bir sofrayi düsünemiyorum. Daha masaya oturur oturmaz eli tuzluga
gidenlerdenim ben. Tuzluklar… Ait oldugu yerin kimlik karti gibi duran
tuzluklar… Plastik, tahta, gümüs, hatta altin tuzluklar, tuzluk
niyetine kullanilan cay tabaklari… Siyahlasmis bicak izleriyle kapli
yipranmis musambalarin; cinayet, ask, futbol haberleriyle dolu gazete
sayfalarinin; kenari dantelli, kolalanmis beyaz keten örtülerin üzerindeki
tuzluklar. Ve ona uzanan eller… Kadin elleri, cocuk elleri, erkek elleri…
Yipranmis eller, bakimli eller, titreyen eller, güclü eller… Kirik
tirnaklar, ojeli tirnaklar, yenile yenile adeta bitirilmis tirnaklar… Yüzükler,
bilezikler, bilege sarilmis tespihler… Domatesle kalenderligi, yesil
erikle yaramazligi paylasir tuz. Kuru soganin üzerinde mütevekkil,
biftegin üzerinde bir parca muzaffer durur. Sofralar ve cevresindeki
insanlar ne kadar degisirse degissin onun yeri hic degismiyor. Azi
karar cogu zarar, derler tuzun. Ben
de diyorum ki; hayatimizin tadi bol, tuzu kivaminda olsun. Islak gözyasindan
tanimasin onu cocuklarimiz. Tüm insanlik paylassin “Tuzun kurulugunu.” Solmaz
Kamuran © COPYRIGHT 1996-2001, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |