.
. .
. . .

 

Zorla degil ya bu gece özlüyorum

Bu gece özlüyorum, neyi mi? Her seyi, geçmis zamanla anlatilan her seyi hem de... Arizali hayatin dikiz aynasinda geride hizla birakilmis her seyi... Ögleden sonra sicaklariyla haybeden sevisen, sikintili yari müebbed uykularin seytani, “Visne kaymak.” diye bagirarak sokakta dolasan dondurmaciyi; tezgahinda, hayaller kadar hafif, hayaller kadar pembe ve yalan gibi yapiskan, bulasici, bir türlü kurtulunmaz, ama iç giciklayici ve davetkar  bulutlar satan pamuk helvaciyi da... Hush papilerimi özlüyorum, baglarini koptukça dügüm dügüm birbirine ekledigim o beyaz, yumusacik hush papilerimi. Kart sesli kedimizi, Boncuk’u çok özlüyorum. Onun miriltilarini ve radyodaki cizirtili sarkilari... Yazlik sinemada arada çalanlari da. Yellow submarine, Dock of the bay, Yollarimiz burada ayriliyor... Manolyalarla kiristirmaya çalisan ihlamurlarin karanlik, rutubetli gölgelerinde bile tutusabilen maytabimsi ilk asklar...

Bu gece özlüyorum, neyi mi? Her seyi...Annemin büfesindeki yanar döner renkli,  içinde bir kez bile sampanya içilmemis bakire kadehleri: kapi arkasina yapistirdigim Mary Poppins kitabindan kesilmis resmi... Sahi siz hiç bir resmin içine girdiniz mi? Ben girmistim, buna inanmayabilirsiniz, varsin inanmayin, zaten kimse inanmadi. Çünkü resmin içinde baskalarina ani yapacak kadar kalamadim. Bir girdim, bir çiktim... Ama Mary Poppins’i çok özledim. Banyonun bakir kazanini da ...Yaz günlerinde bile severdim onun isindikça alazlanmasini ve kaynar suyu... Basimdan döktükçe omuzlarimdan asagi akip ayak parmaklarimin ucunda havuzlanip sonra küvetin deliginde dönerek kaybolan su.  Saat gibi akardi su, saatler gibi, ama daha hizli... Hizini yakalayamazdim, yaklayamadim...

Bu gece özlüyorum, neyi mi? Miele bisikletimi. Maviydi benim bisikletim ve kocamandi, ayaklarim pedallara yetismezdi ilk alindiginda. Sonra yetisti ama yine de genellikle  ayakta kullandim ben onu. Kardeslerimi alir denize götürürdüm onunla. Biri selede otururdu, biri de arkada. Yokuslarda inerdik ve yürürdük, üçümüz..  Bisiklet ve biz elele ve bir de küçük kirmizi kova... İçinde Hakan’in tuttugu küçücük kiraçalar, ille de aksam pisirilecekler. Sonra bisikletim çalindi. Kahroldum.  Hangi araba onun yerini alabilirdi, alamadi, alamayacak. Aslinda fari hiç iyi çalismazdi, iki de bir de arka lastigi patlardi, ama olsun ben mavi bisikletimi seviyordum. Komsunun bahçesindeki olmamis yesil erigi de...Onun dibindeki duvarda mahallenin kizlariyla oturmayi da... Karsi duvarda oturan çocuklar, acaba onlara ne oldu? Onlar bizden en az bir saat daha fazla kalirlardi sokakta. Ne çok özenirdim? Biraz daha sokak, biraz daha gece, biraz daha, biraz daha...

Ama bu gece özlüyorum, neyi mi? Beni geceden, karanliktan çagiran sesi: Haydi artik eve, babaniz gelecek. İstenmeden, ama yine de karsi konulmaz bir hizla tirmanilan basamaklar, otomatige kim daha önce basacak didismeleri. Hayat amma da çok oyunla doluydu.... Oyunbaz olmanin da üstelik hiç zevki yoktu. Usta olan dogru oyun disina... Ama ustalasmak da kolay is degil. En usta oldugunu sandiginda biri gelir egerinin iplerini kesiverir, varsin kessin, yapisirsin atin boynuna. Yeter ki sen oyna... Oyundan bol ne var? Ama ya biçimsiz bir zamanda sokaga çiktiysan? Yalnizsan?... O zaman bekleyeceksin. Bir kola al bakkaldan, birkaç da artist resimli ciklet, bekle. Bekle, bekle, bekle...

Öff....Özlüyorum, dikiz aynamda kaybolan her seyi özlüyorum...

 Solmaz
26 Mayis 2001

 

© COPYRIGHT 1996-2001, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .