| . |
![]() ![]() ![]() |
| . | . | ||
| . | . | . |
Iki sekerli bir bardak çayÇok uzun bir süredir eskisi gibi çay içemiyorum. Özellikle de açken, nedense mideme dokunuyor. Haydi diyelim kirk yilin basi çay içmeye kalktim, o zamanda malum posetlerden birini kalin porselenden bir kupaya daldirmakla yetiniyorum. Kim kalkip da eski usul demleyecek çayi? Nerede o eski çaylar, çaydanliklar, çayla isinan gönüller? Anneannemin üzerinde mavi kuslarin sapsari sazliklarda uçustugu bir porselen demligi vardi hiç vazgeçemedigi. Sanki o tavsan kani çayinin sirri o demlikteydi. Ölene kadar hep onu kullandi. Kirilacak diye ödü kopardi, hiçbir seye degismedi kuslu porselen demligini. Yaz aylarinda ögleden sonralari, bahçesinin gölgeli bir yerine hasir koltugunu çeker, mersin agacinin altindaki renk renk yildiz çiçeklerini seyrederek mutlaka iki bardak çay içerdi. Kimbilir neler neler düsünerek... Kisin da küçük camekanli balkonunda dalardi elinde çayiyla. Tek seker atardi agzi sari yaldizli bardagina. Babaannemse sekersiz içerdi çayini, ama o da hep ayni fincanla. Krem rengi, neredeyse seffaf bir fincan. Sapina bayilirdim, incecikti, süslüydü. Dantel gibi... Gümüs iplikten örülmüs bir dantel gibi... Çok açik sekersiz bir çay, içinde de bir dilim limonun söyle miniminicik bir kösesi.. Babaannem ögle yemeginden hemen sonra içerdi çayini, “Hazim verir,” derdi. Anneannemin tek sekerli kopkoyu çayi, babaannemin açik mi açik, sekersiz çayi. Onlarin bugünkü gibi sonsuz gölgelere dönüsmemis oldugu o eski günlerde benim çayimsa çok sekerliydi, bal gibi. Üniversite günlerim... Sabahlari erkenden kalkip mahmur gözlerle yola düserdim alti kirk bes vapuruna yetismek için. Eski zaman vapurlari.. Visne çürügü deri koltuklu, ferforjemsi metalden rafli, askilikli vapurlar. Henüz köhnelesmemislerdi simdiki gibi, orasini burasini kesip, koparanlar, kiranlar da pek yoktu. İkinci mevki, birinci mevki, lüks.. Yirmi dakikalik, kisa bir yolculuk için oldukça detayli bir sosyo ekonomik yerlestirme. Sabahin köründe lükse iltifat edenler olmazdi, onlar daha sonra çikarlardi meydana, saat dokuzdan sonra. Birinci ve ikinci mevkilerin arasi kapaliydi, o zamanlarin İstanbul burjuvazisi yoksullari yakininda görmeye tahammül edemiyordu galiba, ne de olsa göz görmeyince gönül katlanirdi. Onlarin oturduklari banklar çiplak tahtaydi, mindersiz kuru tahta. Ama vapur yolculari nerede otururlarsa otursunlar, ceplerinde kaç para olursa olsun yine de ortak bir noktada bulusurlardi, bir bardak sicak çayda. Beyaz gömlekli garsonlar, sari pirinç tepsilerde durmadan çay tasirlardi onlara. Tingir tingir ses çikarirdi kasiklar ince belli bardaklarin kenarlarinda. Vapur gicirtilarla Haydarpasa’ya gelip oradan da yolcu aldiktan sonra burnunu ileri verip tutardi Karaköy’ün yolunu. Bazilari çayin yaninda bir sigara yakardi. Günün ilk sigarasini. O zamanlar yasak yoktu kederin, nesenin dumanini savurup dünyanin anasini satmaya. Çaylardan bir yudum alinir ve gazeteler hisirtilarla açilirdi. Ayni vapurlarla gide gele edinilen, göz asinaligindan tiryakilige dönüsmüs dostluklara dalinirdi. Memleketin ahvali, Fenerbahçe’nin durumu, havalarin ne kadar da degistigi konusulurdu. Yeni koalisyon pahaliliga bir çare bulabilecek miydi, bulamazsa ne olacakti bu miletin hali? Sonra vapur tok bir sesle çarpardi Karaköy’deki yeni iskelenin lastiklerine ve tahta iskele uzatilirdi. İnsanlar birer birer ayaklanir, az sonra her biri bir yana dagilmak üzere, tuhaf bir sabirsizlikla birbirine abanarak kapilara dogru yigilirdi. Garsonlar da boslari toplardi, kenarina madeni paralar birakilmis bos çay bardaklarini... Üst kattaki çay ocaginda durmadan sakir sakir bardak yikardi sismanca, biyikli bir genç adam. Kollari iyice sivanmis dirsegine kadar... Yanibasindaki transistorlu radyoda sirayla bir türkü, bir sarki, bir aranjman çalardi o zamanlarin tek istasyonlu TRT’sinde. Radyonun arkasindaki lambri duvara bir askerlik hatirasi resmi, iki de plastik gül ilistirilmisti. Kimbilir neden? Sisman bulasikçi için ne anlam tasiyordu acaba o kivrimlarinin arasi kirden siyahlasmis iki gül? Sakir sukur, sakir sukur... Tabaklar firil firil dönerdi o tombul parmaklarin arasinda. Daha üst kat yolcularinin tamami inmeden o bardaklarin hepsini piril piril dizmis olurdu tezgahina, bir sigara da o yakardi dalgin gözlerini telasli kalabaliktan uzaklara, ufka çevirirken. Sigarasinin dumani gider karisirdi vapurun turuncu bacasindan asagi bastiran dumana, denizden yükselen buguya... Bense kosusturan insanlarin arasina... Bedri Rahmi’nin yagmur yagdiginda daha da bir göz alan o sahane seramik panosunun süsledigi binanin yanindan karsiya geçer ve otobüsüme kosardim, hala numarasini hatirliyorum: 76/A. Arka kapinin yaninda oturan biletçiye pasomu gösterip biletimi alirdim ve nedense hep ayni yere, sagdaki son siraya otururdum. Mevsim kissa hava henüz tam aydinlanmamis olurdu, isikli panolar yanip sönerdi yüksek binalarin tepesinde. Paltomun yakasini kaldirip basimi cama dayardim ve seyrederdim İstanbul'un’uyanisini. Eminönü’nde sebze meyve halinin civarinda sirtlarina vurulmus, kuleye benzer yükleriyle hamallar karsidan karsiya geçerken dururdu otobüs, yol verirdi o iki büklüm adamlara. Kamyonetlere tahta sandiklarla mal yüklenir, kamyonetlerden tahta sandiklarla mal indirilirdi. Yerler hep islak, yerler hep çöp dolu olurdu. Dükkan kapilarinda, dar sokaklarin agizlarinda üç bes adam çay içerdi, ellerini isitmak için o küçük bardaklari avuçlarinda sikarak. Unkapanindan yukari çikip da o Bizans’tan kalma muhtesem Valens kemerinin altindan geçtigimizde gün isir, yollar kalabaliklasirdi. 76/A burada belediyenin önünden saga dönüp muhafazakar Fatih’e dogru giderdi, dükkanlarin kepenklerini kaldiran dindarlarin sabah dualarinin arasindan. Dogdugum eve “Günaydin,” derdim içimden. “Size de günaydin ebe hanim, yoksa uyuyor musunuz?” Ama ebe hanim bu, hiç uyur mu gün dogduktan sonra, çoktan çayini demlemis, ben dogdugumda diktigi çami suluyordur. Belki de hiç yatmamistir, kimbilir? Otobüs bir süre sonra sola dönerdi, Akdeniz caddesine... Yavasça kenara çekilen perdeler, hava bosluguna bakan mutfaklarin ölgün, sari ampulleri, kösebasinda bir sabahçi kahvesi, masaya basini dayamis kalmis o adamda kim?... Hani nerde Akdeniz’in köpüklü sulari, sari kumsallari? Otobüs Vatan caddesine inerken herkes savrulurdu yerinde ve hayallerinden. Uyanin, uyanin, uyanin... Okulum az ötede, tepede. Canim nasil da çekerdi bir an önce bir bardak çay içmeyi, otobüsten iner inmez, kosa kosa kantine giderdim. Okulun en canli yeriydi kantin, kapidan giren solugu hemen burada alirdi. Çaylar söylenir ve gün boyu araliklarla da olsa sürüp gidecek, yogunlasacak muhabbetlere, tartismalara hatta kavgalara girisilirdi. En az on bardak içerdik herhalde o zikkim gibi çaydan, içimiz kazinana kadar. Çay bizim ayrilmaz bir parçamizdi, onsuz olunamazdi. Evde, vapurda, okulda her yerde ve ille de çay bahçelerinde... Çay bahçeleri... Onlarin herkes için ayri bir yeri vardi, orada içilen çaylarin da... Geçenlerde bir arkadasim dedi ki: “Ben nerede bir çay bahçesi görse hemen orada oturup bir bardak çay içmek isteyenlerdenim. Ama artik eskisi gibi sik yapamiyorum bunu. Kalmadi ki o çay bahçeleri... Nerede Mühürdar’daki, Moda’daki, Bogaz’daki o çay bahçeleri?” İçim burularak hak verdim ona ve düsündüm o eski günleri, o çay bahçelerini. Ben en çok Küçük Moda’dakini severdim. Papazin Bagi’nin oradakini. Su Moda Deniz Hamami’na tepeden bakani. Kadinlar Plaji yani... Simdi yerinde yeller bile esmeyen Kadinlar Plaji’nin üstündekini. Çoktan doldurulup topragin altina gitti o ünlü deniz hamami. Her neyse, iste orada bir çay bahçesi vardi, agaçlarin altinda da oturabilirdiniz, günesin altinda da. Ben en çok orayi severdim, çünkü lisedeyken pencereden bakinca orasi görünürdü. Arada bir dalardim Papazin Bagi’na gidip gelenlere, oturanlara bakarken. Sanki onlar özgürdü de, ben esir... Çikip gitsem oraya, derdim kendi kendime. Kimselere görünmeden... Bir çay söylesem, yaninda da çitir çitir bir simit olsa, sevdigim bir kitabi açsam, arada bir denize bakarak söyle tembel tembel otursam. Marmara’dan esen serin rüzgarla ürpersem... Ayaklarimi masanin altindaki kayitlara dayayip sandalyemde bir öne bir arkaya gicirtilar çikararak sallansam. Arka ayaklari topraga saplansa sandalyemin, masama yuva yapan bir kusun gagasindan incecik, sari bir çöp düsse... Tükenmez kalemimle masanin kenarina bir çiçek resmi yapsam, altina da adimi yazsam. Adim katilsa masalardaki binlerce adin arasina... Neler neler görmüstü kimbilir o üzerine binbir ad yazilmis, kalpler kazinmis tahta masalar, dingil sandalyeler? Okuldan kaçan yaramazlar, sözde sinava birlikte çalisan haylazlar, tek basina oturup asagidaki kadinlari gözetlemeye çalisan adamlar, kaçamak pesinde kosan orta yasli zamparalar ve asiklar, asiklar, asiklar... Asiksiz çay bahçesi olur mu hiç? Asiklarin bacaklarini titreten o ilk bulusmalar, sigara delikleriyle dolu ekose örtünün üzerinde acemice birbirine dokunan eller, miriltili itiraflar... “Seni seviyorum...” Uzunca bir ara ve sonra duyulur duyulmaz bir cevap: “Ben de...” Yalniz kavusma mi? Pek çok da ayrilik, gönül yarasi görmüstür o masalar. Söz verip de gelmeyenler, gelip de ebediyen gidenler, geri verilen resimler, muktuplar... Bogaza tikanan o tas gibi hiçkirik, göze dolup da akamayan o gözyasi, yakip kavuran öfke... Garson versene bir demli çay daha... Tahta masalar, tahta sandalyeler ortadan kaybolup gitti, yerlerini renkli plastik sandalyelere birakarak. Tahtanin o sicakligini, çitirtilarini unuttuk artik, pek çok tadi unuttugumuz gibi. Çay bahçeleri de giderek azaldi, yerlerine ya sik, pahali kafeler, restoranlar açildi, ya da dev apartmanlar dikildi. Çay bahçelerinin asiklari nerelere sigindi bilmem? Kalan bir avuç bahçe yeter mi on milyonluk bir kentin asiklarini kucaklamaya? Yoksa artik iki sekerli asklar kalmadi mi? İki sekerli ask... Bir bardak sicak çayda eriyen iki sekeriz biz seninle, diyor genç sair Bülent Biricik bir siirinde. Askin pek çok tarifi yapilmistir bugüne kadar, ama bu bana o kadar içten, o kadar yalin, o kadar yakin geldi ki... Bir bardak sicak çayda eriyen iki sekeriz biz seninle... Belki de çayin, o sicacik bir bardak çayin içinde erimek için ille de iki asik olmak gerekmez, iki dost da eriyebilir orada. Günün ya da gönlün yorgunlugunu, umutlarini, hayallerini dumani tüten bir bardak çay esliginde paylasmak ne kadar güzeldir. Çay da tiryakilik yapar, dostluk da... Bir bardak çay... Bazen bir bardak çayda bir yasamin okyanuslari... Tipki benim kusagimin ilk gençligi gibi... Acaba gidip mideme aldirmadan bir bardak demli çay mi içmeli mi yoksa çaydan vazgeçmeli mi?
Solmaz Kamuran © COPYRIGHT 1996-2001, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |