| . | ![]() ![]() ![]() |
| . | . | . | . |
| . | . | . |
Pazar gunlerini bilirsiniz... Biraz daha gec uyanilir, daha cesitli tatlarla donanmis bir kahvalti edilir, gazetelere tembel bir keyfin uyusukluguyla bakilir, mevsim kissa pencere ardindan ciplak agaclar, surulerle ucan sigirciklar, tuten bacalar kayitsizca seyredilir; yok eger sicak gunlerse yasanan, firlanilir genc ruzgarlarin estigi sokaklara, kirlara, kumsallara... Yani ortalama bir pazar gunu... Yasamin amortisi gibi sayilan bir gun...Onu sevmeyerek, ondan sikilarak ama pazartesiden de nefret ederek yasanan bir gun...Malum ertesi gun okul var, is var, sikintilar var, dertler var...Odenmesi gereken makbuzlar, senetler, faturalar; atlatilmasi gereken randevular, verilip de tutulamayacak sozler; girilecek sinavlar, yapilacak gorusmeler, velhasil sikintili bir gundur pazartesi... Ve pazar getirdigi tembelligin yaninda, bu dertlerin arifesi olmanin vebalini de tasir...Cumartesi ne kadar sevimli ve enerji yukluyse, pazar da o kadar sevimsiz ve yorgundur.Ustelik uzundur da... Sanki yirmi dort saattten cok daha fazladir, zaman bir turlu gecip gitmez, pazar gunleri insana kendisini unutturmaz...Ama yararli taraflari da yok degildir. Oturup dolaplari duzeltirsiniz karmakarisik duran; toz ve kirden ne marka oldugu belirsizlesmis arabanizi yikayabilirsiniz; damlatan muslugunuzu onarip, ciceklerin topraklarini degistirebilirsiniz, ufak tefek tamirat o gun akliniza gelir. Yani, dogrusu bunlarin da yapilmasi gerekir...Pazar en uygun gundur bu ertelenen detaylar icin... Bu pazar, ben de oturup kitaplari duzenlemeye karar verdim. Ustelik raflara oylesine dizmek yerine, cins cins ayirmayi hedefledim. Romanlar bir tarafa, oykuler onlarin yanina, tiyatrolar, incelemeler, denemeler, siirler...Her birini ustuste yigdim odanin ortasina... Benim siniflandirmamin disinda kalan kitaplar da vardi. Burclar ve gizemli dunyalar, kurgu bilimler, atmaya kiyamadigim sergi tanitim brosurleri, yerel yayinlar...Alip elime soyle bir baktim onlara; Trabzon, Tokat,Sivas, Izmir, Gaziantep, Samsun, Amasya, Mugla, Ankara...Bol bol da Istanbul kitabi...Birden kac ilimiz oldugunu bile tam olarak bilmedigimi farkettim. Oturup kitap tepeciklerinin arasina, cevirmeye basladim renkli resimlerle bezenmis sayfalari. Ilk kitap Canakkale ili ile ilgiliydi... Kapakta o unlu Troya atinin tahta maketinin resmi...Canakkale'den daldim atin sirtina atip kendimi, Bodrum'dan ciktim. Yanimda Halikarnas Balikcisi, Azra Erhat, Sabahattan Eyuboglu, A. Kadir..Paris, Helena, Asil, Hekton, Amazonlar, Tanrilar, Yaritanrilar...Troya'nin hazineleri, Agamemnon'un donanmalari, kat kat katmerlenen bir kent...Hepsini attim atimin terkisine, vurdum kendimi yollara... Yollar gitti gitti, bir iskelede bitti. Geceyarisini geckindi saat. Kamyonlarin bolca oldugu bir kuyrukta bekliyorduk arabali vapuru. Karanlik bir gokyuzunun altinda, uyukusuzluktan kizarmis gozlerle. Bir sise su ve biskuvi almak icin gidilen bufeden harika bir jazz kasediyle dondu icimizdeki gonullu. Arabali vapur bogazin sularini fisir fisir yararak ilerlerken, Ella Fitzgerald "I'm in heaven" diyordu, "I'm in heaven..." Oysa Avustralya'dan gelen Anzac icin bir cehennemdi Canakkale; muhendis mektebini bitirip, yedeksubay uniformasini giymis Cevdet Bey icin de, Icel'li Mehmetcik icin de...Enver Pasa'nin olumcul hirsinin pesinde, ustelik de bunu bilmeden, 250 gunde 250 bini telef olup gittiler, isimsiz mezarlarda...Onlar icin yapilan anitin golgesi, en sicak gunde bile urpertir insani... Nusret'in ve nice adini bilmedigim baska geminin govdesine vurmus o sonsuz ve adsiz dalgalar yakamozlar sacarak, Marmara'dan Ege'ye bu urpertileri titrek kipirtilarla tasiyordu, baliklar gibi... Baliklar akiyordu iki deniz arasinda, sardalyeden yunusa, ziplaya ziplaya... Bir kucuk oglan cocuk, evlerinin onundeki iskeleden denize atlamisti, sene galiba 1930'du. Kara gozlu, kara kasli, hasari bir cocuktu, derdi gucu deniz... Mavi derinliklere daldi gozleri kapali, actiginda cevresinde onlarca yunus, her biri onun on kati...Korkudan oluyordu az daha, yunuslar ona "korkma, seni seviyoruz" dediler. Cocuk buyudu, buyudu, ihtiyarladi...Ama ne zaman bir sandala binse "tik tik tik" vurdu sandalin dibine, yunuslar gelsin, "seni seviyoruz" desinler diye, yine sarkilar soylesinler diye...Torunlari el cirptilar "cagir dede, cagir dede" diye bagirdilar. O da "sissst, gurultu etmeyin, gelecekler ama simdi dipteler..." dedi. Ah, ahhh...Suyun dibine oyle bir daldim ki, ama dalinca, cikmak da gerek. Bir yildiz kaydi hizla, dilek bile tutamadim. Vapur tahta iskeleye tok bir sesle carparak yanasti. Zaten kaset bitmisti. Sahi, Troya ilk ne zaman yeraltina kaymisti? Yedeksubay Cevdet Bey'in nisanlisi baskasiyla evlendi mi? Peki, siz hic bir yunusun sarkisini dinlediniz mi? Elimdeki kitabi biraktim tepeciklerden birinin ustune, digerleriyle birlikte bir sonraki pazara yerlestirilmek uzere...Hic yasamadigim bir kentin anilariyla doluydum. Yasamak nedir ki, dedim kendi kendime. Herkes "aciktik, aciktik..." diyordu. Canakkale'li bir dostumun armagani masa ortusunu cikardim cekmeceden, guzel bir sofra kurdum ve seslendim: "Haydi gelin, size hosmelim bile aldim..."
© COPYRIGHT 1998, TURKIYE NET (www.turkiye.net) |
| . | . | . | . |
![]() |
![]() |