.
. .
. . .

 

Yol arkadasim Minta 

Köycegiz’e ilk gittigimde öylesine bir yagmur yagiyordu ki insan iki semsiye ile bile dolassa bes dakika içinde sirilsiklam olmaktan kurtulamazdi. Yol kenarlarinda derelesen sular önlerine gelen her seyi sürükleyerek cosa tasa göle kosuyordu. Gün ortasinda karariveren gökyüzünü çelik mavisi simsekler boydan boya yariyor, gümbürtüleri arkadaki daglarda birbiri ardina yankilaniyordu. Hem korkutucu, hem de büyüleyiciydi bu su cümbüsü. Bir süre titreyen camin ardindan seyrettim yerlere kadar egilen agaçlari, sazlari. Sanki bir Olimpos tanrisinin ofkesine sahit oluyordum. Sonra yagmur basladigi gibi aniden bitti, bulutlar kayboldu, piril piril bir günes çikti ortaya ve bir yigin da kus...

Az önce azgin bir deniz gibi köpüren göl yeniden huzura kavusmustu. Aynalasmis sularinda dolanan sakar mekelerin arasinda kefaller zipliyordu. Davetkardi daglariyla, ovalariyla, vadileriyle, kumsallariyla doga. Firladik biz de disari. Deliler gibi açmis zakkumlarin, göge uzanan dev okalüptuslarin, igne oyasi uçlu çamlarin süsledigi yollara vurduk kendimizi birkaç gün boyunca. Büyük kentin kurulugundan, gürültücü ve hoyrat kalabaligindan sonra pembe bulutlu bir masalin içine düsmüs gibiydik. Baska bir mekani, baska bir zamani yasiyorduk. Binlerce yillik Kaunos kentinin olaganüstü güzellikteki antik tiyatrosunda  kertenkelerle birlikte güneslenirken gerçekten de simdiki zamandan genis zamana geçmistik. Orada, besbin kisilik tiyatronun asinmis tas basamaklarinda kaygisizca oturup seyrettik uzanip giden kanallari.

Duydugumuz tek ses İztuzu kumsalina giden teknelerinin pancar motorlarinin pat patlariydi. Henüz yaz gelmemis olmasina karsin kumsalin ziyaretçi sayisi hatiri sayilirdi. Bu ragbetin nedeni sadece kumsalin essiz güzelligi degildi. Sayilari gün günden azalan Caretta Carettalarin ender yumurtlama yerlerinden biriydi bu yedi kilometrelik kiyi seridi. Her yil mayis ayinda disiler gelip gece karanliginda açtiklari çukurlara ceviz büyüklügündeki yumurtalarini döküyor ve sonra tekrar denize dönüyordu ve yaz sonuna dogru bu yumurtalardan çikan yavrulardan sag kalabilenler zamanla bir metre çapinda kabuklu kocaman birer deniz kaplumbagasi oluyordu.

Carettalarin yasami doganin en gizemli hikayalerindendi. Bu uzun ömürlü, sessiz, yumusak huylu, ürkek ve mahçup hayvanlar milyonlarca yildan bu yana Akdeniz’in dibindeki kiyilarla Atlas Okyanusu’nun dogu sahilleri arasinda mekik dokuyordu. Her kaplumbaga kendi dogdugu kumsala gelip birakiyordu yumurtalarini. Bunun nedenini yapilan onca arastirmaya ragmen hala çözememisti bilim adamlari. Tipki somonlarin denizden  irmaga, irmaktan denize dönüsleri; tipki leyleklerin, kirlangiçlarin hep ayni yuvalara gelisleri; tipki Pasifik adalarindan birinde kara yengeçlerinin binlercesinin bir geceligine koca adayi insanlara, yollara, yapilara aldirmadan bastan basa geçip, denize gidisleri gibi... Doganin bilinmezleri...

O gün Kaunos’ta oturup Caretta Carettalari düsünürken bir gün onlarin hikayesini yazacagim aklimin ucundan bile geçmiyordu, ama yörenin bir baska hikayesini yazmaya çoktan karar vermistim: Türkiye’nin Bati Akdeniz’deki siyah derili  vatandaslari.

Köycegiz, Dalyan, Dalaman ve Ortaca’da insanin hemen dikkatini çekiyordu bu insanlarinin çoklugu. Bir yigin Afrika kökenli kadin erkek vardi sokaklarda dolasan, tarlalarda çalisan, balikçilik yapan. Yaptigim arastirmalardan sonra onlarin yaklasik yüz elli yil önce dönemin Misir Hidivi Abbas Hilmi Pasa tarafindan buraya getirildiklerini ögrendim. Hidiv, Osmanli Sarayi tarafindan kendisine verilen topraklarda pamuk yetistirmeye karar vermis ve bu is için de Misir’dan çok sayida isçi ve köle getirmis, ama bir süre sonra bundan vazgeçmisti. O İstanbul’a çekip gitmis, bizim Afrikalilar ise kalmisti yörede. Pek çogu sitmadan, kötü hayat kosullarindan ölen bu ucuz isçilerinin hikayesi beni gerçekten de çok sarsmisti. Gidip geldikçe daha yakindan tanidim onlari. Sordugum sorulara çok net cevaplar alamasam da iyi kötü bir seyler de olusmaya baslamisti kafamda. Kendi geçmislerini iyi bilmiyordu bu insanlar. Kusaktan kusaga aktarilanlar bölük pörçüktü, genellikle benzer seyler anlatiyorlardi. Bir sarkilari, bir yemekleri var mi acaba geçmisten kalan diye çok ugrastim. En belirgin özellikleri pek çogunun hala doga üstü güçlere inanmalariydi; büyü, sihir çok ilgilerini çekiyordu. İçlerinde nefesi kuvvetli oldugu söylenen hocalar bile vardi. Bir baska özellikleri ise müzige yatkinlariydi. Hiçbir egitimi olmadigi halde kuru daldan yaptigi kavalini ustalikla flüt gibi çalan küçük çobanlar gördüm. Çocuklarini eve çagirirken bütün mahalleyi inleten soprana sesli komsumuz da böyle gizli  ve öksüz yeteneklerden biri mutlaka. Evet komsumuz , çünkü geçen yillar içinde bölgeye ve insanlarina duydugum sevgi, ilgi bizi burada minicik bir ev edinmeye kadar götürdü. Kisa bir süre için de olsa İstanbul’un yorgunlugunu Köycegiz’de atabiliyoruz artik. Bir merak insanin hayatinda nasil farkli pencereler açabiliyor?

Bizim Afrikalilardan bir digeri de çok kizdginda sabahlara kadar teneke çaliyordu. Bunun nedenini sordugumda sadece içinden öyle geldigini söylemekle yetiniyordu. Çok eski bir geçmisin sesiydi oysa benim için onun tingirtilari ve hatta bazen tangirtilari. Aslinda onlar kendilerini buranin insani olarak kabul etmislerdi ve hissettim ki benim sorularim çok da hoslarina gitmiyordu. Farliliklarini vurguluyordu bu konusmalar ve belki de canlarini sikiyordu. Ben de bu sözel tarih arastirmalarima bir süre sonra veda ettim. Zaten araya baska kitaplar, çeviriler girmisti. Ama yine de bos kaldikça bu insanlarin geçmisini arastirmayi sürdürdüm, pek çok kitap okudum, internet sitelerinde dolandim ve sonunda Amerika’daki akrabalarina kadar uzandi yolum.

Ayni köklerden gelen bu insanlarin hayat serüvenleri birbirine hiç mi hiç benzemiyordu, neredeyse ortak hiçbir özellikleri kalmamisti tenlerinin renginden baska.  İnsanlarin kisisel acilari ve mutluluklari, gözyaslari ve kahkahalari ayni olsa da hayat mücadeleleri bulunduklari ortamlara göre çok farkli manzaralar olusturuyordu. Amerika’nin pamuk tarlasi köleleri zaman içinde inanilmaz bir dinamik yaratmisti toplumda, üstelik baslarina gelen belalarin burada yasayanlarinkilerden çok daha fazla olmasina karsin... Onlar birey olmanin bilincine çok daha erken varmislar ve hayata razi olmamislardi. Verdikleri zorlu mücadeleyi okuyup ögrendikçe derinden etkilendim. Etkilendikçe ilgim ve merakim artti.

Aslinda ben kendi yazma nedenimin öncelikle bir merak olduguna inaniyorum. Bir seyi merak ediyorum, ögrenmeye çalisiyorum ve yaziyorum. Yazarken sadece kendim için yapiyorum bunu. Ama yazma süreci tamamlanip da cümlelerim kitap sayfalarina aktarilinca, yani basilinca, bunlari baskalarinin da okumasini istiyorum, baslahgiçtaki o çok içsel çaba yerini yogun bir paylasma arzusuna birakiyor. Minta’da da böyle oldu.

Yazmaya karar verdimse de bunu hemen yapamadim, zorlandim. Çünkü bir büyük denizin iki kiyisindaki, ayni kökten gelen insanlarin hikayesini nasil yapistirabilecegimi tam olarak bulamiyordum. Bu yüzden romana baslamayi hep erteledim. Basaka bir seye daha ihtiyacim oldugunu seziyordum. O seyin bir gün çikip gelecegini de... Ve o sey çikip geldi, hem de konuyu artik hiç düsünmedigimi sandigim bir anda. O sey Caretta Caretta’ydi. Benim iki kiyi insanlarimi o zaten çoktan birlestirmisti. Romanin kurgusu birden bire, hizla olusuverdi zihnimde, hatta sevgili deniz kaplumbagamin adini bile bulmustum: Minta. Minta’nin bir anlami yoktu, öylesine, kendiliginden çikmisti ortaya, üzerinde hiç mi hiç düsünmeden.

Kafamda bitmisti romanim ve bilgisayarimin basina oturdum, hizla yazdim ilk ik yüz sayfayi sonra tikanip kaldim. Bir türlü gerisini getiremiyordum, yazdiklarimi begenmiyordum. Birkaç nafile çabadan sonra vazgeçtim ve biraktim romani. Unutmaya çalistim, zorladim kendimi. Bir çeviri yaptim, çiçeklerimle ugrastim ama olmuyordu, unutamiyordum. Romanimin kahramanlari çocukken oynadgimiz “tip” oyunundaki gibi onlari biraktigim yerlerde taslasmis duruyordu, hayatlari yarim kalmisti. Amira, Müstak, Nay, Rose digerleri... Ve tabii Minta.  Onu yeniden kiyiya çikarmaliydim, kaplumbagalarin devamini saglamaliydim yarattigim dünyada. Ama yapamiyordum.

Dogrusu çok bunalimli günler yasadim, kendimi ve etrafimdakileri hirpaladim, üzdüm. Geceleri uyuyamiyordum, gülmez olmustum. Sonra bir gün National Geographic Atlas’a bakarken Camerun’da Minta adinda bir kent oldugunu gördüm. Gözlerime inanamiyordum, bu tam da benim kitabin basinda yazdigim kumsali hayal ettigim ülkeydi. Acaba ben bunu daha önceden biliyor muydum, yoksa bu bir rastlanti miydi? Ne olursa olsun bu bana bir isaret gibi geldi, yazmaliydim ve oturup delice bir hizla tikirdatmaya basladim klaveyeyi, kisa zamanda da tamamladim romani. Su gibi akti kelimeler ve Minta bitti.

Belki de daha uzun yazilmaliydi bu kitap. Olaylar, anlatmaya çalistigim 20. Yüzyil, insanlarin birbirine örgülenmis hayatlari 350 sayfayla sinirlanmamaliydi. Ama öylesine yogundu ki duygularim, onlarin agirligini daha fazla tasiyamayacaktim. Bu romani yazarken çok aci çektim, acimi ne kadar saklamaya çalissam da o hep kendini ortaya çikardi.

Simdi bu acilari barindiran kitap karsimda ve kapaginda Ara Güler ustanin olaganüstü fotograflarindan biri var. Minta’nin kumsalinin fotografi...Baktikça içim isiniyor.

Merak ettim, arastirdim, yazdim. Benim yazdigim hikaye bitti, bir roman dogdu. Onu tipki cam siseye konulup denize birakilan bir mektup misali yazi dünyasinin genis zamanli sularina biraktim, “Yolun açik olsun Minta,” diye fisildayarak..

Minta gitti, ben geride yalniz kaldim.

Solmaz Kamuran
31 Mart 2002

 

© COPYRIGHT 1996-2002, TURKIYE NET (www.turkiye.net)

. . . .