Kaptan Abi'nin Seyir Defteri: Asfalt Tarihi...
1996 yiliydi saniyorum. Neseli bir arkadas bulusmasindan ayrilmistim. Yer Taksim. Bir taksi çevirdim. Kapiyi açtim, oturdum. Tüm bunlari yapmis olmama ragmen, taksici halen "Ne tarafa abi?" diye sormamisti. Bu iyiye isaretti, çünkü eger henüz kapiyi yeni açmisken ve oturmaya yeltenirken bu soruyla karsilasirsaniz, bilin ki yapmayi planladiginiz o kisa taksi yolculugunuz tehlikededir. Ya "kaptan pilot" gideceginiz yeri begenmez; ya da yolun kapali oldugu haberini alirsiniz. Her neyse, ben tüm bunlari asip yerime yerlestim ve yolculuk basladi. Trafik, yine trafik ve oldukça tanidik gelen küfürler...Sevgili taksicimin her hareketini, her mimigini dikkatle izliyorum. Belli ki sinirleri gergin. Bir süre dayaniyor, konusmuyor, fakat bakiyor ki yol uzun, trafik de kötü, sonunda daha fazla karsi koyamiyor ve "patliyor":
"Abi, Allah bir kere öldürüyor, biz her gün ölüp ölüp diriliyoruz bu trafikte, tevbe tevbe..."
Adam resmen direksiyon basinda beyit düzüyor ve görünüse bakilirsa, trafigin ve debriyaj pedalinin verdigi yaraticilik kabiliyeti bitmek tükenmek bilmiyor. Tüm bu yaraticiligin eseri olan o garip lafla birlikte, muradina da ermis oluyor böylece. Bana yemi atti ve birseyler söylememi bekliyor. Ben de söylememi bekledigi seyleri söylüyorum, misyonumu tamamliyorum. Gerisi artik onun isi. O konusacak, ben onaylayacagim; görevim bu oldugu için...
Önce ögrenci olup olmadigim konusundaki süphelerini gidermek istiyor. Cevabim olumlu: "Maalesef ögrenciyim..." Maalesef, çünkü bilmedigim veya bilmeyi istemedigim pek çok seyi, sevgili taksi soförümden ögrenmek zorunda kalmak üzereyim. Kisaca, bitmek tükenmek bilmeyecek bir "açik ögretim taksi dersiyle" karsi karsiyayim. Beynimi ileriki yillarda da kullanmak istedigim için, ne yapip edip "derse girmiyorum", sadece gidecegim yere gitmek istiyorum, o kadar...Bu sirada taksi soförüm de çoktan ögrenciligimden haberdar, mevziide bekliyor, bir kotr-atak beklentisi beni yiyip bitiriyor. Ve beklenen gerçeklesiyor:
"Hangi okuldu abi?"
(Niye -di'li geçmis zamanla hitap edildigim merak konusu)
"Avusturya Lisesi"
Artik boyut degisiyor, sorular ilginçlesiyor, ortama göre abes bir hal almaya basliyor. Soförün sorulari dinmek, durmak bilmiyor. Hangi dilde egitim yapildigini soruyor. "Almanca" diyorum. Kisa süren bir suskunluk periyodu ve ardindan anlasiliyor bunun nedeni:
"Yani simdi Avusturyalilar da mi Almanca konusuyor?"
Sanki yakistiramamis gibi soruyor. Daha farkli bir beklenti mi sözkonusuydu, bilemiyorum. Muhtemelen "Alman-Almanca" ve "Avusturyali-Almanca" paradoksu onu bu çikmaza sokmus gibi, bir kelime oyununa takilmis belli ki. Fakat hemen siyriliyor çikmazdan ve böylesine zorlu bir sorunun üstesinden gelmis olmanin verdigi zafer sevinciyle sormaya devam ediyor. Okulum özel mi, degil mi; yillik ne kadar para ödüyorum, babam ne is yapiyor, niye o isi yapyyor, ne kadar kazaniyor, hangi takimi tutuyorum, ilerde ne olmak istiyorum, "manitam" var mi, if yes güzel mi vs. vs. Tüm bunlari bikmadan soruyor ve ben de bikmadan (biraz enayice) hepsini cevapliyorum. Sorgulama sirasinda da arabanin iç dekorasyonunu inceliyorum. Hafif barok kokusu aliyorum, seviniyorum fakat bilmiyorum ki aldigim o koku, aynanin altinda salinmakta olan çam agaci figüründen gelmekte. Arabanin içinde hafif "Uzay Yolu" esintileri var. Karartilmis camlar, basik ve rahat koltuklar (yine orijinale müdahale sözkonusu; koltuklar sonradan degistirilmis, estetik gözardi edilmemis); küçücük, yaris arabalarindakini andiran cinsten bir direksiyon simidi, gösterge panelinin hemen önü ile direksiyon arasindaki düzlüge yayilmis sari bir toz bezi (bu bez hemen hiçbir arabada yattigi yerden kaldirilmaz, öylece yattigi yerden tozlari üzerinde toplar, tozbeziligini sirtüstü yapar), ve o sari toz bezinin üzerinde uyuklayan bir ERICSSON 338...
Nisan 1997/Istanbul
© COPYRIGHT 1997, Turkiye Net (www.turkiye.net)