Cook uzaklarda uyumakta olan bir guc bir an icin gozlerini acti. Kulak kabartti sonsuzluk kadar uzaklara. Kaslarini catti. Oylece bekledi. Tüm atomlari harekete gecmek, ileri atilmak uzere pür dikkat tetikte idi. Ama.
Bir an sonra gizli guc tekrar eski haline dondü. Gozlerini yavas yavas kapatti ve uykusuna daldi. Prio bir dakikadan az süren bu durumun ne kadar tehlikeli oldugunun elbetteki farkindaydi yolculara küreleri verirken. Ancak baska da caresi yoktu. Aksi taktirde bu acemi yolcular daha once hickimse tarafindan bilinmeyen o muhtesem diyara giderken arkalarindan mutlaka kotülügü de sürükleyeceklerdi. Farkinda bile olmadan.
Aslinda ben yolculugun oldukca uzun sürecegini saniyordum. Ancak Slimba ile yolculugumuz yol acip kapayincaya dek sürdü ve bir anda kendimizi rengarenk bulutlarin icinde bulduk. Slimba yavasladi ve süzüle süzüle ilerlemeye basladi. Az sonra da durdu.
Suyun üstündeydik ve etrafimiz bulutlarla cevrili idi. Girisin nerede olabilecegini düsünemiyorduk bile. Bana dedin ki : “Nereden girmemiz gerekiyor acaba ?”
Sesini sadece ben degil Seluca’nin gorunmez bekcileri de duymus olacaklar ki bir anda bulutlar ortadan kalkti ve kendimizi olaganüstü büyük ve harikaluda bir kapinin onunde bulduk.
Slimba’dan disari atlamayi icimden gecirdim. Kapi hemen önümüzde oldugu icin aradaki birkac metrelik suyun fazla derin olmayacagini düsünüyordum. Sonra da seni kucaklayip kapinin onüne tasimak niyetindeydim. Oysa suya atlar atlamaz suyun icine batmadigimi ve üstünde durdugumu hissettim. Bir anda cok sasirdik. Hemen sen de denedin. Evet sen de suyun üstünde duruyordun. Boylece elele yavas adimlarla kapiya yoneldik. Heyecanliydik.
Kapinin onunde durdugumuzda acaba nasil acabilirim diye düsünürken her iki yanimizda da birer bekci belirdi. Giysileri ozenle dikilmisti ve renkleri cok uyumluydu. Saygiyla bizi selamladilar. Benim tarafimdaki yavasca kulagima egilip “Küre cebinizde degil mi efendim?” diye sordu belli belirsiz. Evet anlaminda basimi salladim. “Bu cok iyi” dedi ve eliyle bizi kapiya dogru buyur etti.
Tam o anda nasil hareket edecegini cok merak ettigim kapi dev gürültüler cikararak acilmaya basladi. Bir süre kapinin hareketinin bitmesini bekledik. Ardinda gordugumuz manzara karsisinda kücük dilimizi yutabilirdik. Saskin bakislarla cevremize baka baka iceri girdik. Bir süre sonra kapinin yeniden kapandigini ve ardindan da bulutlarin icinde kayboldugunu fark etmedik bile. Benimle konusan Tumru ile kardesi Tomru’yu ise bir daha hayatimizda hic gormedik. Gorebilseydik belki de besyuz nesildir babadan ogula gecmek kaydiyla ifsa ettikleri bu Seluca Onur Kapisi’nin Onur Nobetcileri meslegi hakkinda daha fazla bilgi sahibi olabilirdik. Hatta belki de kapi hakkinda da.
Seluca’nin dogasi bir renk cümbüsü idi. Her renk esit miktarda temsil ediliyordu. Kendimizi olaganüstü güzellikte bir bahcede buldugumuzu varsayarak ilerlemeye basladik. Nereye dogru olursa. Kimi zaman bir figüre merakla yaklasiyor ve onun onünde dakikalar harciyorduk. Kimi zaman da birbirimizi kovalamaca oynuyor ve yorulana dek kosturuyorduk.
Bu ilk izlenimlerimi daha sonra detayli olarak anlatmak istiyorum. Yoksa Iki Asigin Bahcesi’ni bu kadar kisa anlatmakla ona büyük haksizlik yapmis olduguma inanacagim.
- Acaba bizi karsilamaya kimse gelmeyecek mi ? Ya da buralari bilen birileri ile gorüsme imkanimiz olmayacak mi ?
Daha senin bu soruna cevap vermeden onümüzde daha once fark etmedigimiz bir yol belirdi. Yol kivrila kivrila ilerliyor ve belli bir mesafenin otesinde nereye acildigini bulutlarin da yardimiyla gizliyordu. Ancak yine de biz o yone dogru cekinmeden ilerledik. Biz ilerledikce bulutlar biraz daha geriye cekildiler. Biraz daha, biraz daha. Hatta bu bu oyle eglenceli idi ki sürekli ileri dogru yürümek yerine ara sira geri gidiyor ve bulutlarin az once gosterdikleri yerleri nasil ayni hizda gizlediklerini seyredip cocuklar gibi gülüyorduk ( Bu kahkahalarimizin Seluca’nin dort bir yaninda yankilandigini o sirada bilmiyorduk tabii - bunu bilseydik belki de bu kadar sorumsuz davranmazdik).
Bir süre sonra yolun sadece ilerlemedigini ayni zamanda yükseldigini de anladik. Arkamiza donup baktigimizda geride biraktigimiz yerleri de belli bir uzakliktan sonra goremez oldugumuzu da bunun üzerine fark ettik. “Sadece bu an var dedim” kulagina yavasca. Bana ask dolu bir bakis firlattin ve “Evet” dedin. “Sadece bu an ve biz variz. Baska hicbir zaman ve hicbir sey yok”.
Bu An Yolu bizi bir süre sonra yol kapayan bulutlarin üstünde bir saraya getirdi. Yol ilerde sona eriyordu. Yolu sonlandiran bulutlardi. Bulutlarin üstünde ise sarayin kendisi belirmisti. Saraya girebilmek icin bulutlarin icinden gecmemiz gerekiyordu. Daha once bulutlarin icinden gecmenin nasil keyifli bir sey oldugunu bilmedigimizden merak icindeydik.
Once yaklastikca bulutlarin onceki gibi yok olacagini sandik. Ama artik bulutlar hereket etmiyordu. Nihayet Bu An Yolu’nun sonuna geldik. Bir adim daha attik. Simdi bulutlarin icindeydik. Birbirimizi gorebiliyorduk. Elimi tuttun sikica. Seni birakmadim. Cevremize bakinirken korcesine yavas yavas yükseldigimizi farkettik. Kendimizi cok hafif hissediyorduk. Buna ucmak denebilir miydi acaba ? Yon degistirme istegi geldi aklima. O anda yonümüz icimden gecirdigim tarafa dondu. Evet ucuyorduk.
Bu ilk tecrübeden sonra anladik ki Seluca’da bulutlarin icine her giren nesne ucma yetenegine kavusmaktadir. Sonraki günlerde bu firsati o kadar cok degerlendirdik ki biz bile ucmayi ne kadar cok istiyor oldugumuza sasirdik.
Bu ilk ucusumuz sandigimizdan biraz uzun sürdü. Anlasilan bulutlarin icinde uzaklik kavrami disindan bakildiginda gorulenle bir degildi. Ayaklarimiz sert bir cisime dokundugunda durduk. Sert ama ilik bir zeminin üstüne basabiliyorduk. Bir merdivenin baslangicinda oldugumuzu fark ettik. Cikmaya basladik. Bu sirada bulutlarin da yavas yavas sonuna geldigimizi anladik. Az sonra bulutlar bizi kristal sarayin ilk avlusunda terk etti ve merdivenlerde uykuya cekildi.
Simdi Seluca’nin Bas Tanricasi’nin huzuruna cikabilirdik artik.
(*) : Aralik ayi boyunca Beyazit Meydani’ni her cumartesi sereflendirdigim halde Burhan’i goremedim. Bu sirada elimdeki ciltlerin kapaklarini cevirdikce de icimi bir hüzün kaplamaya basladi. Cünkü elimdekiler dokuzuncu ciltten basliyordu. Bu da Burhan’in elinde en az sekiz cil daha bulundugunu ve ne yazik ki bunlarin ilk sekiz cilt oldugunu gosteriyordu.
Boyle olunca ceviri yapmayi da durdurdum ve bu nedenle de dizinin ikinci bolümü bu kadar gecikti. ( Bunun icin de okurlarimdan ozür dilerim).
Neyse mutlu son dün 1997 yilinin ilk cumartesi günü gerceklesti. Gerci dün Burhan yine ortalikta yoktu ama onu gordügumde tezgahini kurdugu yerde haftalardir duran ayni adamin tezgahinda ayni bez islemeli ciltleri gormeyeyim mi ? Tabii adama hic Burhan’dan filan bahsetmedim (belki de adam bunlari Burhan’dan asirmisti veya borcuna ya da bir sise saraba karsilik ondan almisti). Fazla ilgilenmiyor gibi yaparak ciltlerin birini alip elimde evirip cevirmeye basladim. Sonra isteksiz bir ses tonuyla “Kac para bu?” dedim. Adam Burhan’in bana soyledigi rakamdan cok daha düsük bir rakam soyledi ve elinde dokuz cilt oldugunu, hepsini alirsam biraz daha ikram yapabilecegini soyledi. Sonunda dokuz cildi de aldim. Oradan ayrilirken adam “Abi bunlardan bir miktar daha bulabilirim belki. İlgi duyar misin?” diye sordu. “Olabilir, ben ara sira buraya geliyorum sana da bir ugrarim” dedim ayni isteksizlikte.
Oysa icim icime sigmiyordu. Hem eksik olan ilk sekiz cildi bulmus hem de elimdekilere ek bir cilde daha sahip olmustum. Ucarcasina eve geldim ve hemen ilk cildin ilk yapraklarini cevirmeye basladim. Iste yukaridaki satirlar boylece ortaya cikti.
Kani adindaki saticinin elinde bunlardan baska ciltler var mi yoksa o lafi bana Burhan’da eskiden gordugu ve simdi bende olan ciltlere istinaden mi soyledi bilmiyorum. Ama ara sira Beyazit’a gidip ortaligi bir kolacan etmekten bir zarar gelmez.
Bu
yaziyla ilgili yorumlariniz varsa yazara mesaj gonderebilirsiniz.
Bu sayfa 9 Ocak 1997'de evde hazirlanmistir...